20 Ekim 2016 Perşembe

Bizim De Bir Tarzanımız Vardı : Manisa Tarzanı




            1963 senesinin 31 mayıs sabahı, Manisa sokaklarında gezinen bahar rüzgarı, pek bir ağırdır. Ne taze toprağın, ne Spil Dağı'ndan gelen çiçeklerin uçarı kokusunu taşıyacak takati vardır. Sadece matem vardır, o gün, bahar rüzgarının esintisinde. Papatyaların, menekşelerin, güllerin, lalelerin, Kızılçamların, karaçamların, akça ağaçların, karaağaçların, ardıçların, meşelerin sessiz matemini üfler o gün rüzgar, Manisalıların usul usul süzülen gözyaşlarına. Manisa, kahramanını yitirmiştir o gece. Manisa Tarzanı ebediyete göçmüştür.
            1923 senesinde, işgal yorgunu Manisa'ya gariban bir adam gelir. Çiçekleri, ağaçları pek seven bu adamın, yakasında taşıdığı kırmızı şeritli İstiklal Madalyasından başka bir varlığı da yoktur. Rivayete göre Ulu Önder Atatürk'le tanışmış olan ve O'nun yönlendirmesiyle Manisa'ya yolu düşen bu adam, bu şehrin talihini sonsuza dek değiştirecek, şehrin simgesi olacak ve sadece şehrine değil, tüm insanlığa çevreciliği miras bırakacak olan Ahmeddin Carlak yahut Manisalıların verdiği isimle Manisa Tarzanı'dır. Ama bu yazının yazarı, Manisalıların hatırasına duyduğu saygıdan ötürü bu yazıda "Manisa Tarzanı" adıyla anacaktır bu güzel insanı.
            1899 yılında Bağdat yakınlarındaki Samarra'da doğan Manisa Tarzanı, Irak Türkmenlerindendir. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti saflarında savaşan kahramanımız, savaşın bitimini sabırsızlıkla beklemektedir. Çünkü geride bir bekleyeni, döndüğünde birlikte mutlu bir yuva kurmayı hayal ettiği Meral'i vardır, yolunu gözleyen. Gençliğinde, bir eğlence esnasında tanıdığı kocaman ve iri gözlü, güzeller güzeli bu Türkmen kızı, Türkmen Beyi Şeyh Tahir'in kızıdır. Gönüller bir olur, büyükler devreye girer, talih yaver gider, rızalar alınır, cirit ve eğlencelerle nişan yapılır. Düğün için gün sayımına başlanır. Her şey masallardaki gibi sürmektedir yani. Ama Birinci Dünya Savaşı'nın çıkışıyla masal drama dönüşür ve sevenlerin arasına hasret girer.
            Araştırmacı-Yazar Prof. Cemal Anadol Şöyle anlatır hikayenin devamını: “Düğün hazırlıkları başlamak üzere iken, Birinci Dünya Savaşı çıkmış. Türkiye de savaşa katılmıştı. Manisa Tarzanı asker olup, cepheye koşmuş. Yalnız ne var ki Türkiye ve müttefikler, savaşı kaybetmişlerdi. Tarzan buna çok üzüldü. Hindistan'a geçti. İnsan görmemiş ormanlarda yaşadı, diyar diyar dolaştı. Bir gün İran'ın ahalisi, güzel bir Türk beldesi olan Rumi'ye geldi. Rastladığı bir Türk'ten nişanlısının kabilesini sorduğunda, onların İran'ın doğusunda Gver yaylalarına gittiğini öğrendi. Günlerce aç, susuz... Sevdiği kızın hayali ile gece gündüz yürüdü ve Şeyh Tahir'in kabilesini buldu. Nişanlısı Meral ile karşılaştığında dünyalar onun olmuştu. Düğün hazırlıklarına başlanıldı. Tam o sırada Tarzan bir İran gazetesinde , Mustafa Kemal Paşa adında bir milli kahramanın mücadeleye giriştiğini okudu. Artık onun, İran ovalarında geçirilecek boş vakti yoktu. Savaşa katılmak üzere gönüllülerle yola çıktı. Meral'i de savaşa götürüyordu ki, sarp bir kayalıktan geçerken,kızın ayağı kaydı ve uçuruma yuvarlandı.Manisa Tarzanı kollarının arasında son nefesini veren sevgilisinin acısını yüreğinde dağlayıp, savaşa koştu. Cephelerden cephelere koştu."
            Ölümsüzlüğü, büyük acılardan geçen hikayelerin hak etmesi ne de gariptir...
            1923 yılında geldiği Manisa'da savaşın enkazının kaldırılmasına yardımcı olur. 1933 yılında Manisa Belediyesi'nde 30 Lira aylıkla "Bahçıvan Yardımcısı" olarak işe başlar. Hayatı boyunca da bu mesleğin mütevazı bir mensubu olarak yaşar. Ancak o, aldığı maaşın tamamını ihtiyaç sahipleri için harcar. Medar-ı maişetini doğa karşılamakta değil midir zaten?          "Yaşayışım gayet basittir. Yaz kış Topkale'deki kulübemde ve mağaramda yaşarım. Evim meyve ağaçlarıyla, çiçeklerle çevrilmiş cennet gibidir. Yazın yaş, kışın kuru meyveler yerim. Günde üç kez buz gibi suyla yıkanırım. Vücudumu korumak için, kendi yaptığım bitkisel yağı sürünürüm." Sözleriyle gayet güzel özetler sade hayatını, hayata yaklaşımını.
            "Eski ve yeni yazıyı bilirim. Türk müziğine hayranım. Sinemanın tutkunuyum. Zaten, dertle gamı bunlarla unutuyorum. Gazete ve dergi elimden düşmez, hepsini alır okurum." Sözlerinden sadece bir doğa adamı, bir doğa aşığı değil, aynı zamanda entelektüel birikimi olan bir aydın, bir bilge olduğunu da anlıyoruz.
            Ömrünü Manisa'yı yeşillendirip güzelleştirmeye adar Manisa Tarzanı. Elinin değdiği kuru dallar bile hayat bulmaktadır adeta. Ağaç dikmeyi kutsal bir görevmişçesine sürdürürken, insanlara da bu sevgiyi aşılar. Sakalı, siyah şortu ve lastik ayakkabısıyla şehrin sembolü, sevgilisi haline gelir. Spil Dağı'ndaki küçücük kulübesinde, gazete kağıtları serdiği ahşap bir divanda yaşar tam kırk yıl.  Kimilerince O, bir ermiş, bir evliyadır hatta. Ancak onun unvanlarla işi yoktur. Manisa'nın yaralarını sardıkça kendi yaraları da onmaktadır adeta. Yıllar geçtikçe diktiği fidanlar ağaca dönüşür ve Manisa Tarzanı da Manisa'nın ölümsüz bir çınarı haline gelir.
            Manisalı kızlara, kente gelen sanatçılara çiçek sunacak kadar ince ve zarif bir kişiliği olan Manisa Tarzanı, Spil Dağı'na çadır kuran Yörüklerin kızlarına boncuk armağan etmeyi; çocuklara akide şekeri dağıtmayı; yoksullara gizlice para yardımında bulunmayı da ihmal etmez.
            Sporcu kişiliğiyle de Manisa'nın gençlerine örnek teşkil eden bu güzel insan, Manisa Dağcılık Kulübü mensubu genç arkadaşlarıyla Ağrı, Cilo, Demirkazık dağlarına tırmanışlar gerçekleştirerek adrenaline de pencereler aralar tutku dolu hayatından. Başkalarının 25-30 dakikada çıkabildiği Spil Dağı'na o, lastik pabuçlarıyla birkaç dakikada çıkar, her öğle vakti, saat 12:00'de Topkale'deki topu ateşleyerek, günün o saatini duyurmayı bir gelenek haline getirir. Bundan dolayı "Topçu Hacı" diye anıldığı da olur.
            Dede Niyazi adlı Bektaşi bir  esnafın lokantasında yemeğini yer, karşılığında lokantaya günde üç kez tenekelerle su taşır, kimseye borçlu kalmak istemez. "Bulaşıcı bir duygu" diye nitelediği kaygıya hiçbir zaman prim vermez, bu felsefesini de şu sözlerle ifade eder: Üzüntü dağların üzerine gelip, duran buluta benzer. Çok durunca yağmur olur, kar olur, yerleşir kalır. Başında üzüntüyü çok durdurmaya gelmez.
            Ne acıdır ki, ölümü üzüntüden olacaktır bu güzel adamın. Yıllarca dikip suladığı, kimi zaman dertleştiği, konuştuğu, budarken bile kılı kırk yardığı o canım ağaçlarının yol yapma bahanesiyle kesilmesi, üzüntüden kalp krizi geçirmesine neden olur bu müstesna insanın. Emin Değirmencioğlu, baba dostu Manisa Tarzanı'nın o gününü şöyle aktaracaktır: Eve yeni girmiştik. Kapı çalındı. Karşımızda duran Tarzan perişan bir durumdaydı. Dokunsanız ağlayacak. Onu bu zamana kadar hiç böyle görmemiştik. Babam Tarzan'a dönerek : -Ne oldu hayrola Tarzan, yoksa hasta mısın? Tarzan:
-Biz dağda iken, benim yokluğumdan yararlanarak, yol açmak için ulu çam ağaçlarını kesmişler. Göğsüme hançer saplanıyor. Evlatlarını kaybetmiş bir baba gibiyim. Halit bey dayanamayacağım, ölüyorum...derken Tarzan ağlıyordu. O gün ölümüne neden olan kalp krizini geçirerek, Tarzan hastaneye kaldırılmıştı."
            31 Mayıs 1963 günü, hayatı boyunca büyük bir tutkuyla bağlı olduğu toprağa kavuşur Manisa Tarzanı. Ardında binlerce ağaç,çiçek, bilinçli çevreci, yemyeşil bir Manisa ve yemyeşil bir dünya umudu bırakarak...
            Gökten üç elma düşmüş... Biri o elma ağacını dikenin; diğeri, içinden geldiği doğayı dost bilenin ve onunla bütünleşmeyi başarabilenin; sonuncusu da yarın dünyanın sonunun geleceğini bilse de elindeki fidanı toprakla buluşturmaktan vazgeçmeyenlerin başına...