20 Ekim 2016 Perşembe

Bizim De Bir Tarzanımız Vardı : Manisa Tarzanı




            1963 senesinin 31 mayıs sabahı, Manisa sokaklarında gezinen bahar rüzgarı, pek bir ağırdır. Ne taze toprağın, ne Spil Dağı'ndan gelen çiçeklerin uçarı kokusunu taşıyacak takati vardır. Sadece matem vardır, o gün, bahar rüzgarının esintisinde. Papatyaların, menekşelerin, güllerin, lalelerin, Kızılçamların, karaçamların, akça ağaçların, karaağaçların, ardıçların, meşelerin sessiz matemini üfler o gün rüzgar, Manisalıların usul usul süzülen gözyaşlarına. Manisa, kahramanını yitirmiştir o gece. Manisa Tarzanı ebediyete göçmüştür.
            1923 senesinde, işgal yorgunu Manisa'ya gariban bir adam gelir. Çiçekleri, ağaçları pek seven bu adamın, yakasında taşıdığı kırmızı şeritli İstiklal Madalyasından başka bir varlığı da yoktur. Rivayete göre Ulu Önder Atatürk'le tanışmış olan ve O'nun yönlendirmesiyle Manisa'ya yolu düşen bu adam, bu şehrin talihini sonsuza dek değiştirecek, şehrin simgesi olacak ve sadece şehrine değil, tüm insanlığa çevreciliği miras bırakacak olan Ahmeddin Carlak yahut Manisalıların verdiği isimle Manisa Tarzanı'dır. Ama bu yazının yazarı, Manisalıların hatırasına duyduğu saygıdan ötürü bu yazıda "Manisa Tarzanı" adıyla anacaktır bu güzel insanı.
            1899 yılında Bağdat yakınlarındaki Samarra'da doğan Manisa Tarzanı, Irak Türkmenlerindendir. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti saflarında savaşan kahramanımız, savaşın bitimini sabırsızlıkla beklemektedir. Çünkü geride bir bekleyeni, döndüğünde birlikte mutlu bir yuva kurmayı hayal ettiği Meral'i vardır, yolunu gözleyen. Gençliğinde, bir eğlence esnasında tanıdığı kocaman ve iri gözlü, güzeller güzeli bu Türkmen kızı, Türkmen Beyi Şeyh Tahir'in kızıdır. Gönüller bir olur, büyükler devreye girer, talih yaver gider, rızalar alınır, cirit ve eğlencelerle nişan yapılır. Düğün için gün sayımına başlanır. Her şey masallardaki gibi sürmektedir yani. Ama Birinci Dünya Savaşı'nın çıkışıyla masal drama dönüşür ve sevenlerin arasına hasret girer.
            Araştırmacı-Yazar Prof. Cemal Anadol Şöyle anlatır hikayenin devamını: “Düğün hazırlıkları başlamak üzere iken, Birinci Dünya Savaşı çıkmış. Türkiye de savaşa katılmıştı. Manisa Tarzanı asker olup, cepheye koşmuş. Yalnız ne var ki Türkiye ve müttefikler, savaşı kaybetmişlerdi. Tarzan buna çok üzüldü. Hindistan'a geçti. İnsan görmemiş ormanlarda yaşadı, diyar diyar dolaştı. Bir gün İran'ın ahalisi, güzel bir Türk beldesi olan Rumi'ye geldi. Rastladığı bir Türk'ten nişanlısının kabilesini sorduğunda, onların İran'ın doğusunda Gver yaylalarına gittiğini öğrendi. Günlerce aç, susuz... Sevdiği kızın hayali ile gece gündüz yürüdü ve Şeyh Tahir'in kabilesini buldu. Nişanlısı Meral ile karşılaştığında dünyalar onun olmuştu. Düğün hazırlıklarına başlanıldı. Tam o sırada Tarzan bir İran gazetesinde , Mustafa Kemal Paşa adında bir milli kahramanın mücadeleye giriştiğini okudu. Artık onun, İran ovalarında geçirilecek boş vakti yoktu. Savaşa katılmak üzere gönüllülerle yola çıktı. Meral'i de savaşa götürüyordu ki, sarp bir kayalıktan geçerken,kızın ayağı kaydı ve uçuruma yuvarlandı.Manisa Tarzanı kollarının arasında son nefesini veren sevgilisinin acısını yüreğinde dağlayıp, savaşa koştu. Cephelerden cephelere koştu."
            Ölümsüzlüğü, büyük acılardan geçen hikayelerin hak etmesi ne de gariptir...
            1923 yılında geldiği Manisa'da savaşın enkazının kaldırılmasına yardımcı olur. 1933 yılında Manisa Belediyesi'nde 30 Lira aylıkla "Bahçıvan Yardımcısı" olarak işe başlar. Hayatı boyunca da bu mesleğin mütevazı bir mensubu olarak yaşar. Ancak o, aldığı maaşın tamamını ihtiyaç sahipleri için harcar. Medar-ı maişetini doğa karşılamakta değil midir zaten?          "Yaşayışım gayet basittir. Yaz kış Topkale'deki kulübemde ve mağaramda yaşarım. Evim meyve ağaçlarıyla, çiçeklerle çevrilmiş cennet gibidir. Yazın yaş, kışın kuru meyveler yerim. Günde üç kez buz gibi suyla yıkanırım. Vücudumu korumak için, kendi yaptığım bitkisel yağı sürünürüm." Sözleriyle gayet güzel özetler sade hayatını, hayata yaklaşımını.
            "Eski ve yeni yazıyı bilirim. Türk müziğine hayranım. Sinemanın tutkunuyum. Zaten, dertle gamı bunlarla unutuyorum. Gazete ve dergi elimden düşmez, hepsini alır okurum." Sözlerinden sadece bir doğa adamı, bir doğa aşığı değil, aynı zamanda entelektüel birikimi olan bir aydın, bir bilge olduğunu da anlıyoruz.
            Ömrünü Manisa'yı yeşillendirip güzelleştirmeye adar Manisa Tarzanı. Elinin değdiği kuru dallar bile hayat bulmaktadır adeta. Ağaç dikmeyi kutsal bir görevmişçesine sürdürürken, insanlara da bu sevgiyi aşılar. Sakalı, siyah şortu ve lastik ayakkabısıyla şehrin sembolü, sevgilisi haline gelir. Spil Dağı'ndaki küçücük kulübesinde, gazete kağıtları serdiği ahşap bir divanda yaşar tam kırk yıl.  Kimilerince O, bir ermiş, bir evliyadır hatta. Ancak onun unvanlarla işi yoktur. Manisa'nın yaralarını sardıkça kendi yaraları da onmaktadır adeta. Yıllar geçtikçe diktiği fidanlar ağaca dönüşür ve Manisa Tarzanı da Manisa'nın ölümsüz bir çınarı haline gelir.
            Manisalı kızlara, kente gelen sanatçılara çiçek sunacak kadar ince ve zarif bir kişiliği olan Manisa Tarzanı, Spil Dağı'na çadır kuran Yörüklerin kızlarına boncuk armağan etmeyi; çocuklara akide şekeri dağıtmayı; yoksullara gizlice para yardımında bulunmayı da ihmal etmez.
            Sporcu kişiliğiyle de Manisa'nın gençlerine örnek teşkil eden bu güzel insan, Manisa Dağcılık Kulübü mensubu genç arkadaşlarıyla Ağrı, Cilo, Demirkazık dağlarına tırmanışlar gerçekleştirerek adrenaline de pencereler aralar tutku dolu hayatından. Başkalarının 25-30 dakikada çıkabildiği Spil Dağı'na o, lastik pabuçlarıyla birkaç dakikada çıkar, her öğle vakti, saat 12:00'de Topkale'deki topu ateşleyerek, günün o saatini duyurmayı bir gelenek haline getirir. Bundan dolayı "Topçu Hacı" diye anıldığı da olur.
            Dede Niyazi adlı Bektaşi bir  esnafın lokantasında yemeğini yer, karşılığında lokantaya günde üç kez tenekelerle su taşır, kimseye borçlu kalmak istemez. "Bulaşıcı bir duygu" diye nitelediği kaygıya hiçbir zaman prim vermez, bu felsefesini de şu sözlerle ifade eder: Üzüntü dağların üzerine gelip, duran buluta benzer. Çok durunca yağmur olur, kar olur, yerleşir kalır. Başında üzüntüyü çok durdurmaya gelmez.
            Ne acıdır ki, ölümü üzüntüden olacaktır bu güzel adamın. Yıllarca dikip suladığı, kimi zaman dertleştiği, konuştuğu, budarken bile kılı kırk yardığı o canım ağaçlarının yol yapma bahanesiyle kesilmesi, üzüntüden kalp krizi geçirmesine neden olur bu müstesna insanın. Emin Değirmencioğlu, baba dostu Manisa Tarzanı'nın o gününü şöyle aktaracaktır: Eve yeni girmiştik. Kapı çalındı. Karşımızda duran Tarzan perişan bir durumdaydı. Dokunsanız ağlayacak. Onu bu zamana kadar hiç böyle görmemiştik. Babam Tarzan'a dönerek : -Ne oldu hayrola Tarzan, yoksa hasta mısın? Tarzan:
-Biz dağda iken, benim yokluğumdan yararlanarak, yol açmak için ulu çam ağaçlarını kesmişler. Göğsüme hançer saplanıyor. Evlatlarını kaybetmiş bir baba gibiyim. Halit bey dayanamayacağım, ölüyorum...derken Tarzan ağlıyordu. O gün ölümüne neden olan kalp krizini geçirerek, Tarzan hastaneye kaldırılmıştı."
            31 Mayıs 1963 günü, hayatı boyunca büyük bir tutkuyla bağlı olduğu toprağa kavuşur Manisa Tarzanı. Ardında binlerce ağaç,çiçek, bilinçli çevreci, yemyeşil bir Manisa ve yemyeşil bir dünya umudu bırakarak...
            Gökten üç elma düşmüş... Biri o elma ağacını dikenin; diğeri, içinden geldiği doğayı dost bilenin ve onunla bütünleşmeyi başarabilenin; sonuncusu da yarın dünyanın sonunun geleceğini bilse de elindeki fidanı toprakla buluşturmaktan vazgeçmeyenlerin başına... 

24 Eylül 2016 Cumartesi

...ve Söz - Müzik: Şaban ÇUMAN

Kendi bloguna bu kadar vefasız bir adam olmam değil mevzu bahis. Tadı kalmıyor hiçbir şeyin zamanla. Dene başar, dene başarama derken yaş kemale ermiş gibi sevgili meçhul okur. Eski iştahla yazamıyorum artık. Tebdil-i meşgale ferahlık verse bari. Tiyatro, müzik... Ucundan kıyısından hepsinin ferahlığına erdim. Bu da meyvesi işte. Güzel insanlarla tanıştım bu arada, çok güzel insanlarla... Baki selam...

16 Mart 2016 Çarşamba

Denizlerin Gülen Yüzü: Kaptan Cousteau


Modern zaman çocuklarının masalları biraz daha farklıdır, diğer zamanların çocuklarınınkinden. Biraz daha zengin, tasarlanmış, beyazcamdan, beyazperdeden, fantastik yazarlardan destek almıştır diyebiliriz. Modern zaman çocuklarının, Alaaddin, Keloğlan, Pamuk Prenses, Pinokyo, Robin Hood, Merlin gibi geleneksel kahramanların yanında Gandalf, Küçük Prens, He-Man, Tsubasa, Voltran, Red Kid, Hafize Ana, Kel Mahmut Hoca, İnek Şaban, Cüneyt Arkın, Barış Manço, Bob Ross, Kaptan Cousteau gibi kimisi gerçek hayatın içinden kahramanları vardır artık. O kahramanlar ki, o neslin çocuklarını, hayatları boyunca taşıyacakları güzel alışkanlıklar, tebessümle hatırlayacakları anılarla uğurlayacaklardır yetişkinliklerine. 
            Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910 tarihinde Fransa’nın Bordeaux kenti yakınlarında yer alan St. Andre-de Cubzac’de dünyaya geldi. Çocukluğunun geçtiği Marsilya civarlarında küçük koylarda denizi keşfeden Cousteau, dört yaşında yüzmeyi öğrendi. Küçük Jacques-Yves daha sonra ailesiyle iki yıllığına gittiği Amerika’da, göl kıyısındaki bir yaz kampında nefesini tutarak dalmayı öğrendi.
            Küçük yaşına rağmen, sadece denize değil, mekaniğe de büyük bir ilgi duyar. Öyle ki, henüz 13 yaşında pille çalışan bir araba icat edecek, Amerika dönüşü, biriktirdiği parayla bir kamera alacak ve ilk filmini çekecektir. Filmi çekmeden önce kamerayı parçalarına ayırarak nasıl çalıştığını keşfetmeyi de ihmal etmeyecektir.
            Sorunlu bir eğitim hayatının ardından -ki bu yazının yazarı, tam burada, neden bir çok dahinin eğitim sistemiyle sorunlu bir süreçten geçtiği konusunda okura bir soru işareti armağan eder- 20 yaşında Brest Deniz Akademisi'ne girer. Akademi'nin bir etkinliği kapsamında dünya turuna katılır ve bu tur esnasında çektiği görüntülerle yönetmenlik yönünde de önemli bir aşama sağlar.
            1936 yılı, Cousteau’nun deniz altının güzelliğini gerçek anlamda keşfettiği yıl olacaktır. Bu dönemde arkadaşları Philippe Taillez ve Frédéric Dumas ile birlikte yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yapmaya başlar. Cousteau ve iki arkadaşı daha derine dalarak daha uzun süre su altında kalmayı amaçlamaktadırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri; vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve içinde sıkıştırılmış hava bulunan tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek içinse Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. Üç arkadaşın yaptığı bu su altı araştırmalarını II. Dünya Savaşı’nın başlaması bile sekteye uğratamaz.
                Eğitim sonrası Fransa'ya döner ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda pilotluk eğitimi alır. Ancak geçirdiği bir kaza sonucu iki kolu da kırılır ve pilotluk kariyeri böylelikle başlamadan son bulur. Talihin garip bir oyunudur ki, bu kaza nedeniyle pilot olarak katılamadığı İkinci Dünya Savaşı'nda, diğer bütün pilot arkadaşları hayatlarını kaybedecektir. Ancak o da boş durmayacak ve Nazi direnişine karşı ülkesi için gerekeni yapacaktır. Cousteau savaşta direniş hareketlerin katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Bu hizmetlerinden dolayı da savaş sonrası Legion d’Honneur nişanıyla onurlandırılır.
            Dalgıç kıyafetlerinin hantallığı ve pahalılığından rahatsızlık duyan Cousteau, daha rahat kullanılabilen ve herkesin edinebileceği bir buluşun peşine düşer. Mühendis Emile Gagnan ile beraber deniz altının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlayan bir regülatör icat ederler. Buluşlarına “Aqua-lung” (aqua= su, lung = ciğer) adıyla patent alırlar ki, bu aygıt ilerde daha çok “scuba” olarak tanınacaktır.
            Kaptan Cousteau,ekibiyle birlikte kayda alınmış 500'den fazla dalış gerçekleştirir. Bu çekimler ona bambaşka bir kariyerin kapısını aralayacaktır. Denizlerin derinliklerinden damıtıp beyazperdeye yansıttığı "Sessiz Dünya", "Işıksız Dünya" ve "Altın Balık" adlı üç belgesel filmi Başta Oscar olmak üzere pek çok ödül alacaktır. Ellinin üzerinde kitap da cabası...
            Kaptan Cousteau aynı zamanda bir aktivist çevreci ve hareket öncüsü olarak da çıkar karşımıza. Calypso adlı özel gemisiyle dünya okyanuslarının güzelliklerini, deniz yaşamını, bilinmeyen balık türlerini, balinaların bilgece duruşunu, yunusların neşeli dansını, köpek balıklarının hınzırca sırıtışını taşır yıllarca; denizi olmayan köylerde yaşayan çocukların seyrettiği ekranlara. Bununla birlikte insanoğlunu yaşadığı dünyayı nasıl acımasızca kirlettiğini yine aynı ekranlardan haykırır insanlığa, canlı görüntülerle. Radyoaktif atıkların Akdeniz'e dökülmesi ve nükleer denemeler gibi konularda, gerektiğinde Fransa Cumhurbaşkanı ile tartışmaya girecek ve büyük kalabalıkların desteğini arkasına alacak simge bir isim haline gelecektir.
            Şimdiki ve gelecek nesillerin yaşam kalitesini korumak amacıyla, 1974 yılında, hala Yüz binden fazla üyesi olan The Cousteau Society  Vakfını kurar. Amerikan başkanından ve Birleşmiş Milletler genel sekreterinden, çevre ile ilgili çalışmalarından ötürü ödüller alır.
            Son yıllarında eşini ve oğlunu kaybeden Kaptan Cousteau, bu yazının yazarının buraya sığdıramayacağı daha bir çok çığırla dolu hayatını 25 Haziran 1997'de kaybeder. Bir kaza sonucu batan Calypso'nun yerine, yeni keşifler için yapımının tamamlanmasını beklediği Calypso-2'yi göremeyecektir büyük kaşif.
            Gökten üç elma düşmüş, dünya zamanına kısacık insan ömrüyle kafa tutanların  başına...
            Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Şubat-2016 sayısında yayımlanmıştır.

6 Mart 2016 Pazar

72 Günde Devr-i Alem: Nellie Bly



                                                                                                                   *Gülten Akın anısına...
            Bu yazı, Nellie Bly'ın şahsında tüm kadınlara bir güzellemedir ve onlara adanmıştır. Hiç var olmamış olsa, insanlığın da var olmayacağı; evde bekleyenimiz; omuz başımızdaki sıcaklığıyla mesut olduğumuz; varlığıyla kemale erdiğimiz; sütünü can suyu edindiğimiz; diğer yarısı olmakla anlam bulduğumuz; bereketimiz; şarkılarımızın, şiirlerimizin baş misafiri; uğruna çöle düştüğümüz, dağları deldiğimiz, yanıp küle döndüğümüz; kutsal, naif, müşfik, güçlü kadınlara...
            Kaşık düşmanı diye, sayesinde kazandığımız bir lokma ekmeği başına kaktığımız; eksik etek diye, namusundan her daim şüphede durduğumuz; dizimizi dövmemek için dövmemiz gerektiğine inandığımız; çocuk yaşta evlendirip başımızdan savdığımız / paraya tahvil ettiğimiz; namus kisvesiyle canına kıydığımız; kaburga kemiğimizle kalbimiz arasındaki mesafeyi yaratılalı beri çok gördüğümüz; Adem'le beraber yediği elmanın suçunu sadece ona attığımız; sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmediğimiz; tüm bu çirkinliği haklı çıkarmak için atasözleri icat ettiğimiz; ana, yar, bacı, kuma,işçi, fabrika kızı, Güldünya kadınlara da bir saygı duruşudur bu yazı.
            "Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya." dizeleriyle, çağının insanına unuttuğu incelikleri hatırlatmakla ömrünü tüketen, Anadolu kadınının en gür sesi Gülten Akın'a da bir saygı duruşudur, bu yazı.
            Gelelim bu yazının kahramanı Nellie Bly'a... Bu gözü pek kadın, Elizabeth Jane Cochran adıyla, 1864’de Pennsylvania’da dünyaya gelir. Henüz genç bir kızken soyadını Cochrane olarak değiştirerek hayatıyla ilgili ilk cesur kararını verir. 1880 yılında ailesiyle Pittsburgh’a taşınan Cochrane, 1885 yılında "Pittsburgh Dispatch" gazetesinde yayımlanan bir yazıya cevaben karşı bir yazı kaleme alır. Kadınların evde çocuk büyütmek, yemek ve temizlik yapmak gibi ev işlerine yaradığını iddia eden ve çalışan kadını “ucube” olarak niteleyen yazıya son derece ateşli ve inandırıcı ifadelerle verdiği karşılık, yazı işleri müdürünün dikkatini çeker ve Cochrane, ilk gazetecilik macerasına "Pittsburgh Dispatch" de başlar. Steven Foster’in meşhur Nelly Bly şarkısından etkilenerek Nellie Bly takma adını seçmesi bu döneme rastlar.
            İlk iş olarak sosyal konulara eğilmeyi seçen, henüz 18-19 yaşlarındaki bu genç kız, fabrikalarda çalışan kadınların çalışma koşulları üzerine bir yazı dizisi hazırlar. Bu durum, iş çevrelerinin olduğu kadar, bir kadından moda, bahçıvanlık, sosyete hayatı ile ilgili yazılar bekleyen gazete yönetiminin de keyfini kaçırır. 21 yaşında Meksika'ya gider ve elbette burada da rahat durmaz(!). Rüşvet, yoksulluk, gazetecilere baskı gibi konularda yazdığı yazılar Meksika hükümetine kadar dokunur ve Meksika'dan sınır dışı edilir.  
            1897 yılında New York'a taşınır ve Pulitzer ödüllerinin isim babası Joseph Pulitzer'le tanışıp New York World'de işe başlar. İlk işi, amnezi hastası gibi davranarak ve doktor heyetini kandırmayı başararak kendisini Blackwell Kadın Akıl Hastanesi'ne kapattırmak olacaktır. Burada bulunduğu süre içinde kötü muamele, şiddet, bakımsızlık, sağlıksız koşullar, çağdışı teknikler gibi pek çok konuyu gözlemler ve gazetede yayınlar. Büyük sansasyon yaratan bu yazı, yetkililerin dikkatini çekecek ve Amerikalı yetkililer sağlık ve sosyal hizmetler alanında geniş çaplı iyileştirmelere gideceklerdir.
            Sonrasında New York hapishanelerindeki mahkumlar, fabrika işçilerinin çalışma ve yaşam koşulları ile ilgili yazılar yazan Bly, eyalet yasama meclisindeki yolsuzlukları da açığa çıkararak Amerikan soruşturmacı gazetecilik alanında bir çığır açacaktır.
            Cesaretinin ve enerjisinin sınırı asla çizilemeyen bu gözü pek genç kadın için sırada gerçek bir adrenalin serüveni vardır: Jules Verne’in “80 günde Devr-i Alem” kitabının hayali başkahramanı Phileas Fogg’un rekorunu gerçek şartlarla egale etmek... O sırada 25 yaşında olan Bly, yanına sadece küçük bir valiz alarak, 14 Kasım 1889'da New York'dan yola çıkar. Üşenmez, güzergahını değiştirerek Paris'e uğrar ve Jules Verne ile bir söyleşi yaparak anlam katar macerasına. Gemi, kayık, at, eşek, çekçek gibi pek çok vasıtayla gerçekleştirdiği dünya turunu 72 günde tamamlar. Birkaç ay sonra rekoru kırılacak olsa da o, "Dünya turu yapan ilk kadın" unvanının sahibidir artık.
            Ünlü olduğu için eskisi gibi araştırmacı gazetecilik yapamayacağı ve kadın köşeleri yazmaya da  yanaşmadığı için gazeteciliği bırakır. İlerleyen yıllarda, hayatı boyunca haklarını savunduğu kimsesiz ve yoksullar için sosyal faaliyetlere girişir. 1922 yılında, kendisinden sonraki gazetecilere ve dahası tüm dünya kadınlarına başucu kitabı  niteliğinde yaşadığı hayatını tamamlayarak ayrılır bu dünyadan.
            Gökten üç elma düşmüş. Biri, "durup, ince şeyleri anlamaya vakit ayıranların"; diğeri, bunun için kadın olmak gerekmediğinin bilincinde olanların ve sonuncusu da kadın olmanın ateşten gömlek demek olduğu şu dünyayı "elinin hamuruyla" güzelleştirmekten asla vazgeçmeyen tüm dünya kadınlarının başına...
                          (Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Ocak-2015 sayısında yayımlanmıştır.)

16 Şubat 2016 Salı

James Bond da Kimmiş? : İngiliz Kemal

Türk Tarihi, kendi tarihini tarih kitaplarının en kalın bölümlerinden biri haline getiren, kabına sığmaz çılgınlarla doludur. Kimi gemileri karadan yürüterek; kimi yedi düvele karşı silahsız, askersiz, beş parasız, sıfırdan bir ordu kurup parlak bir zafer kazanarak; kimiyse kendi hayal gücünün ürünü kanatlarıyla Galata Kulesi'nden Boğaz manzarasının tadına ilk kez vararak...
            Ahmet Esat Bey, menkıbelerde geçen sultanlar, kalyonlar, korsanlar, hazineler, zaferler çağının çok uzaklarında kalmış bir devrinde doğar, Osmanlı zamanının. Osmanlı Devleti, batılı mizah dergilerinde hasta bir ihtiyar suretinde karikatürize edilmektedir artık. 1892 yılında İstanbul'un Cerrahpaşa semtinde doğan Ahmet Esat Bey'in ilk "vukuatı" Galatasaray Lisesi yıllarına rastlar. Fransa başta olmak üzere, yurtdışından edindiği mektup arkadaşlarından gelen mektuplar ve kendisinin cevabi karşılıklarını postalamak için, lisenin karşısındaki postaneye sürekli giriş-çıkışı, Abdülhamit dönemi istihbaratının dikkatini çeker. Merak, dil öğrenme ve keşif amaçlı bu haberleşme yanlış anlaşılır ve Ahmet Esat Bey sorguya alınır. Küçük yaşta babasını kaybettiği için kendisine velayet eden dayısı tarafından kurtarılır. Ancak dayısı, bu meraklı çocuğun istikbali için endişelidir ve kendisini kaçak olarak bir İngiliz gemisine bindirerek yurt dışına kaçırır. Bıyıkları henüz terlemeye başlayan Ahmet Esat Bey, gemi kaptanı tarafından fark edilir ama kendisini sevdirme konusunda o kadar yeteneklidir ki, İngiltere'de gemiden bir kaçak olarak değil, kaptanın evlatlığı olarak iner.
            İngiltere'de yaşadığı dönem boyunca kolej eğitimi alır, İngilizceyi tüm aksanlarıyla, bir İngiliz'den bile daha iyi kullanır hale gelir. Bu arada boks eğitimi alır, Fransa başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesini dolaşır, görgüsünü geliştirir, salon adabı konusunda uzmanlaşır, Fransızca, İtalyanca ve Rumcayı çok iyi konuşur hale gelir. Talih, emperyalizmin karşısına dikilecek bir kahramanını, Musa'yı Firavun'un sarayında yetiştirdiği gibi, yine emperyalizmin kucağında yetiştirmektedir.
            1914 yılına gelindiğinde, 1. Dünya Savaşı'nın başlaması, bağrından kopup geldiği milleti gibi, Ahmet Esat Bey'i de sınanmaya tabi tutacaktır. Zekeriya Türkmen'in kaleme aldığı, “İşgal ve Mücahede Senelerinde Bir İstanbul Gencinin Yaptıkları” adıyla 1924 yılında basılan anılarında şu ifadelerle aktaracaktır o dönemdeki hissiyatını: "Yüreğimde duymadığım hisler uyandı, kanımın kaynadığını hissettim. İngiltere'de büyüdüm ama burası benim vatanım. Bu büyük mücadele içinde benim de bir yumruk katkım yok mu?"
            Olmaz mı? Hemen İstanbul'a döner ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya katılır. İttihatçı Kara Kemal ve Dramalı Rıza’dan gizli teşkilat ve çetecilik öğrenir. Rivayete göre, ünlü ajan Lawrence'ı kovalayan taze ajan, Kutulammare'de esir edilen İngiliz General Towshend’in yanına hapsedilerek ondan gerekli bilgileri almakla görevlendirilir. 1918'de savaşın bitimiyle başlayan mütareke döneminde Kemal Begof’a ait boks kulübünde görürüz, kabına sığmayan bu çılgın Türk'ü... ("İngiliz Kemal" unvanının "Kemal" bölümünü dostu Kemal Begof'tan aldığı rivayet edilir.) İngiliz sporcularla karşılaşmalara çıkar ve İngilizlerin şampiyonunu, sonradan soyadı olarak alacağı “tomruk" misali yumruklarıyla yere devirir. Yine kendisi şu şekilde ifade edecektir, işgalcilere yakında atacağı daha okkalı yumrukların habercisi niteliğindeki bu olayı anılarında: "Babi denen herif benim bir buçuk mislimdi. Fena bir sağı vardı ama yavaştı. Seyircinin gazına geldiği için bir an önce nakavt yapmak için haldır huldur tek yumruk sallıyordu. Ben de o yumrukları eskiv edip böğrüne gömülüp duruyordum. Bir ara ringde ağzını bozdu. (...) Midesine iki dirsek, çenesine bir sağ kroşe çakınca suratıma nefretle baktı ve yere düştü. Ringden ayakta bile inemedi. Şampiyonu salla sırt götürdüler."
            Ahmet Esat Bey, tutuklu İttihatçıları kurtarmak için çabalar, ancak bu yüzden İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak Beyoğlu'ndaki İngiliz hapishanesine atılır. Pek çok işkenceye maruz kalan Ahmet Esat Bey, firar teşebbüsünde bulunur, fakat Çanakkale Boğazı'nda yakalanarak İstanbul'a geri getirilir. Sonrasında Çanakkale'de bir hapishaneye nakledilir. Orada Hintli Müslüman askerlerle dostluk kurarak kaçacak ve Kuva-yı Milliye birliklerine sığınacaktır. Bu dönemde İngiliz Kemal lakabı da kemâle erecektir, yetenekleri gibi.
            Ankara'ya geçen Ahmet Esat Bey, Mustafa Kemal, İsmet Paşa gibi büyük komutanlarla bir araya gelecek ve yetenekleri nedeniyle büyük ilgi görecektir. İlk olarak Yunan ordusundan istihbarat sağlamakla görevlendirilir.
            Önce Antalya’ya,orada sahte pasaportlar yaptırdıktan sonra da Amerikalı gazeteci Henry Williy kimliğiyle Rodos’a geçer. Rodos’ta Amerikalı bir gazeteci ve sinema muhabiridir artık. Sonra İzmir’e geçer. Renkli kişiliği sayesinde Yunan subaylarıyla kısa sürede dost olur. Yunan Genel Karargâhı’na girer. Yunan komutanlarının en gizli toplantılarına bile dahil olur ve edindiği çok değerli bilgileri Milli Mücadele'nin gerekli birimlerine ulaştırır. Öyle ki, Yunan Kralı’nın Anadolu’ya yapacağı ziyarette eşlikçi gazeteciler arasındadır.
            Ancak ihbar üzerine tutuklanarak İzmir ve daha sonra Atina hapishanelerine hapsedilir. Tutukluluk dönemi boyunca asla Türkçe konuşmayarak Yunan yargıçları bile Amerikalı olduğuna inandıracaktır. Beş yıllık hapis cezası almıştır. Ne var ki hapsederek zapt etmek mümkün olmayacaktır bu kabına sığmaz Türk'ü. Atina'daki hapishane'den kaçacak, Kara Kemal ve Dramalı Rıza’dan vaktiyle öğrenmiş olduğu marifetlerle bir Yunanlının cüzdanını yurda dönüş bileti haline getirecek, bir Fransız gemisiyle yurda dönmeyi başaracaktır. 
            Yurda döndüğünde savaş bitmiştir. 1924 yılına kadar sürdürdüğü İstihbarat görevinden ayrılır, anılarını yazar ve tercümanlık yapar. Ahmet Esat adına, yumruklarına yaraşır "Tomruk" soyadını ekleyerek Ahmet Esat Tomruk adıyla tarihe mütevazı ama eşsiz hikayesini yazdırır. Hakkında kitaplar yazılır, filmler çevrilir. Ancak son yıllarında maddi sıkıntıya düşer ve Meclis'ten kendisine bağlanan maaşla getirir, gölgede kalmış muhteşem hikayesinin sonunu. 1966 yılında sessiz sedasız ayrılır bu dünyadan.
            Yaklaşık bir asır sonra, çiçeği burnunda bir anlatıcı, sınırlı köşesinde bu mütevazı kahramanın hikayesini yeterince anlatamamış olmanın burukluğuyla yazısına nokta koyar.
            Gökten üç elma düşmüş, öyküsüne kelimelerin kifayetsiz kaldığı mütevazı kahramanların başına...
              (Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Aralık-2015 sayısında yayımlanmıştır.)