16 Mart 2016 Çarşamba

Denizlerin Gülen Yüzü: Kaptan Cousteau


Modern zaman çocuklarının masalları biraz daha farklıdır, diğer zamanların çocuklarınınkinden. Biraz daha zengin, tasarlanmış, beyazcamdan, beyazperdeden, fantastik yazarlardan destek almıştır diyebiliriz. Modern zaman çocuklarının, Alaaddin, Keloğlan, Pamuk Prenses, Pinokyo, Robin Hood, Merlin gibi geleneksel kahramanların yanında Gandalf, Küçük Prens, He-Man, Tsubasa, Voltran, Red Kid, Hafize Ana, Kel Mahmut Hoca, İnek Şaban, Cüneyt Arkın, Barış Manço, Bob Ross, Kaptan Cousteau gibi kimisi gerçek hayatın içinden kahramanları vardır artık. O kahramanlar ki, o neslin çocuklarını, hayatları boyunca taşıyacakları güzel alışkanlıklar, tebessümle hatırlayacakları anılarla uğurlayacaklardır yetişkinliklerine. 
            Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910 tarihinde Fransa’nın Bordeaux kenti yakınlarında yer alan St. Andre-de Cubzac’de dünyaya geldi. Çocukluğunun geçtiği Marsilya civarlarında küçük koylarda denizi keşfeden Cousteau, dört yaşında yüzmeyi öğrendi. Küçük Jacques-Yves daha sonra ailesiyle iki yıllığına gittiği Amerika’da, göl kıyısındaki bir yaz kampında nefesini tutarak dalmayı öğrendi.
            Küçük yaşına rağmen, sadece denize değil, mekaniğe de büyük bir ilgi duyar. Öyle ki, henüz 13 yaşında pille çalışan bir araba icat edecek, Amerika dönüşü, biriktirdiği parayla bir kamera alacak ve ilk filmini çekecektir. Filmi çekmeden önce kamerayı parçalarına ayırarak nasıl çalıştığını keşfetmeyi de ihmal etmeyecektir.
            Sorunlu bir eğitim hayatının ardından -ki bu yazının yazarı, tam burada, neden bir çok dahinin eğitim sistemiyle sorunlu bir süreçten geçtiği konusunda okura bir soru işareti armağan eder- 20 yaşında Brest Deniz Akademisi'ne girer. Akademi'nin bir etkinliği kapsamında dünya turuna katılır ve bu tur esnasında çektiği görüntülerle yönetmenlik yönünde de önemli bir aşama sağlar.
            1936 yılı, Cousteau’nun deniz altının güzelliğini gerçek anlamda keşfettiği yıl olacaktır. Bu dönemde arkadaşları Philippe Taillez ve Frédéric Dumas ile birlikte yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yapmaya başlar. Cousteau ve iki arkadaşı daha derine dalarak daha uzun süre su altında kalmayı amaçlamaktadırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri; vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve içinde sıkıştırılmış hava bulunan tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek içinse Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. Üç arkadaşın yaptığı bu su altı araştırmalarını II. Dünya Savaşı’nın başlaması bile sekteye uğratamaz.
                Eğitim sonrası Fransa'ya döner ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda pilotluk eğitimi alır. Ancak geçirdiği bir kaza sonucu iki kolu da kırılır ve pilotluk kariyeri böylelikle başlamadan son bulur. Talihin garip bir oyunudur ki, bu kaza nedeniyle pilot olarak katılamadığı İkinci Dünya Savaşı'nda, diğer bütün pilot arkadaşları hayatlarını kaybedecektir. Ancak o da boş durmayacak ve Nazi direnişine karşı ülkesi için gerekeni yapacaktır. Cousteau savaşta direniş hareketlerin katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Bu hizmetlerinden dolayı da savaş sonrası Legion d’Honneur nişanıyla onurlandırılır.
            Dalgıç kıyafetlerinin hantallığı ve pahalılığından rahatsızlık duyan Cousteau, daha rahat kullanılabilen ve herkesin edinebileceği bir buluşun peşine düşer. Mühendis Emile Gagnan ile beraber deniz altının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlayan bir regülatör icat ederler. Buluşlarına “Aqua-lung” (aqua= su, lung = ciğer) adıyla patent alırlar ki, bu aygıt ilerde daha çok “scuba” olarak tanınacaktır.
            Kaptan Cousteau,ekibiyle birlikte kayda alınmış 500'den fazla dalış gerçekleştirir. Bu çekimler ona bambaşka bir kariyerin kapısını aralayacaktır. Denizlerin derinliklerinden damıtıp beyazperdeye yansıttığı "Sessiz Dünya", "Işıksız Dünya" ve "Altın Balık" adlı üç belgesel filmi Başta Oscar olmak üzere pek çok ödül alacaktır. Ellinin üzerinde kitap da cabası...
            Kaptan Cousteau aynı zamanda bir aktivist çevreci ve hareket öncüsü olarak da çıkar karşımıza. Calypso adlı özel gemisiyle dünya okyanuslarının güzelliklerini, deniz yaşamını, bilinmeyen balık türlerini, balinaların bilgece duruşunu, yunusların neşeli dansını, köpek balıklarının hınzırca sırıtışını taşır yıllarca; denizi olmayan köylerde yaşayan çocukların seyrettiği ekranlara. Bununla birlikte insanoğlunu yaşadığı dünyayı nasıl acımasızca kirlettiğini yine aynı ekranlardan haykırır insanlığa, canlı görüntülerle. Radyoaktif atıkların Akdeniz'e dökülmesi ve nükleer denemeler gibi konularda, gerektiğinde Fransa Cumhurbaşkanı ile tartışmaya girecek ve büyük kalabalıkların desteğini arkasına alacak simge bir isim haline gelecektir.
            Şimdiki ve gelecek nesillerin yaşam kalitesini korumak amacıyla, 1974 yılında, hala Yüz binden fazla üyesi olan The Cousteau Society  Vakfını kurar. Amerikan başkanından ve Birleşmiş Milletler genel sekreterinden, çevre ile ilgili çalışmalarından ötürü ödüller alır.
            Son yıllarında eşini ve oğlunu kaybeden Kaptan Cousteau, bu yazının yazarının buraya sığdıramayacağı daha bir çok çığırla dolu hayatını 25 Haziran 1997'de kaybeder. Bir kaza sonucu batan Calypso'nun yerine, yeni keşifler için yapımının tamamlanmasını beklediği Calypso-2'yi göremeyecektir büyük kaşif.
            Gökten üç elma düşmüş, dünya zamanına kısacık insan ömrüyle kafa tutanların  başına...
            Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Şubat-2016 sayısında yayımlanmıştır.

6 Mart 2016 Pazar

72 Günde Devr-i Alem: Nellie Bly



                                                                                                                   *Gülten Akın anısına...
            Bu yazı, Nellie Bly'ın şahsında tüm kadınlara bir güzellemedir ve onlara adanmıştır. Hiç var olmamış olsa, insanlığın da var olmayacağı; evde bekleyenimiz; omuz başımızdaki sıcaklığıyla mesut olduğumuz; varlığıyla kemale erdiğimiz; sütünü can suyu edindiğimiz; diğer yarısı olmakla anlam bulduğumuz; bereketimiz; şarkılarımızın, şiirlerimizin baş misafiri; uğruna çöle düştüğümüz, dağları deldiğimiz, yanıp küle döndüğümüz; kutsal, naif, müşfik, güçlü kadınlara...
            Kaşık düşmanı diye, sayesinde kazandığımız bir lokma ekmeği başına kaktığımız; eksik etek diye, namusundan her daim şüphede durduğumuz; dizimizi dövmemek için dövmemiz gerektiğine inandığımız; çocuk yaşta evlendirip başımızdan savdığımız / paraya tahvil ettiğimiz; namus kisvesiyle canına kıydığımız; kaburga kemiğimizle kalbimiz arasındaki mesafeyi yaratılalı beri çok gördüğümüz; Adem'le beraber yediği elmanın suçunu sadece ona attığımız; sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmediğimiz; tüm bu çirkinliği haklı çıkarmak için atasözleri icat ettiğimiz; ana, yar, bacı, kuma,işçi, fabrika kızı, Güldünya kadınlara da bir saygı duruşudur bu yazı.
            "Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya." dizeleriyle, çağının insanına unuttuğu incelikleri hatırlatmakla ömrünü tüketen, Anadolu kadınının en gür sesi Gülten Akın'a da bir saygı duruşudur, bu yazı.
            Gelelim bu yazının kahramanı Nellie Bly'a... Bu gözü pek kadın, Elizabeth Jane Cochran adıyla, 1864’de Pennsylvania’da dünyaya gelir. Henüz genç bir kızken soyadını Cochrane olarak değiştirerek hayatıyla ilgili ilk cesur kararını verir. 1880 yılında ailesiyle Pittsburgh’a taşınan Cochrane, 1885 yılında "Pittsburgh Dispatch" gazetesinde yayımlanan bir yazıya cevaben karşı bir yazı kaleme alır. Kadınların evde çocuk büyütmek, yemek ve temizlik yapmak gibi ev işlerine yaradığını iddia eden ve çalışan kadını “ucube” olarak niteleyen yazıya son derece ateşli ve inandırıcı ifadelerle verdiği karşılık, yazı işleri müdürünün dikkatini çeker ve Cochrane, ilk gazetecilik macerasına "Pittsburgh Dispatch" de başlar. Steven Foster’in meşhur Nelly Bly şarkısından etkilenerek Nellie Bly takma adını seçmesi bu döneme rastlar.
            İlk iş olarak sosyal konulara eğilmeyi seçen, henüz 18-19 yaşlarındaki bu genç kız, fabrikalarda çalışan kadınların çalışma koşulları üzerine bir yazı dizisi hazırlar. Bu durum, iş çevrelerinin olduğu kadar, bir kadından moda, bahçıvanlık, sosyete hayatı ile ilgili yazılar bekleyen gazete yönetiminin de keyfini kaçırır. 21 yaşında Meksika'ya gider ve elbette burada da rahat durmaz(!). Rüşvet, yoksulluk, gazetecilere baskı gibi konularda yazdığı yazılar Meksika hükümetine kadar dokunur ve Meksika'dan sınır dışı edilir.  
            1897 yılında New York'a taşınır ve Pulitzer ödüllerinin isim babası Joseph Pulitzer'le tanışıp New York World'de işe başlar. İlk işi, amnezi hastası gibi davranarak ve doktor heyetini kandırmayı başararak kendisini Blackwell Kadın Akıl Hastanesi'ne kapattırmak olacaktır. Burada bulunduğu süre içinde kötü muamele, şiddet, bakımsızlık, sağlıksız koşullar, çağdışı teknikler gibi pek çok konuyu gözlemler ve gazetede yayınlar. Büyük sansasyon yaratan bu yazı, yetkililerin dikkatini çekecek ve Amerikalı yetkililer sağlık ve sosyal hizmetler alanında geniş çaplı iyileştirmelere gideceklerdir.
            Sonrasında New York hapishanelerindeki mahkumlar, fabrika işçilerinin çalışma ve yaşam koşulları ile ilgili yazılar yazan Bly, eyalet yasama meclisindeki yolsuzlukları da açığa çıkararak Amerikan soruşturmacı gazetecilik alanında bir çığır açacaktır.
            Cesaretinin ve enerjisinin sınırı asla çizilemeyen bu gözü pek genç kadın için sırada gerçek bir adrenalin serüveni vardır: Jules Verne’in “80 günde Devr-i Alem” kitabının hayali başkahramanı Phileas Fogg’un rekorunu gerçek şartlarla egale etmek... O sırada 25 yaşında olan Bly, yanına sadece küçük bir valiz alarak, 14 Kasım 1889'da New York'dan yola çıkar. Üşenmez, güzergahını değiştirerek Paris'e uğrar ve Jules Verne ile bir söyleşi yaparak anlam katar macerasına. Gemi, kayık, at, eşek, çekçek gibi pek çok vasıtayla gerçekleştirdiği dünya turunu 72 günde tamamlar. Birkaç ay sonra rekoru kırılacak olsa da o, "Dünya turu yapan ilk kadın" unvanının sahibidir artık.
            Ünlü olduğu için eskisi gibi araştırmacı gazetecilik yapamayacağı ve kadın köşeleri yazmaya da  yanaşmadığı için gazeteciliği bırakır. İlerleyen yıllarda, hayatı boyunca haklarını savunduğu kimsesiz ve yoksullar için sosyal faaliyetlere girişir. 1922 yılında, kendisinden sonraki gazetecilere ve dahası tüm dünya kadınlarına başucu kitabı  niteliğinde yaşadığı hayatını tamamlayarak ayrılır bu dünyadan.
            Gökten üç elma düşmüş. Biri, "durup, ince şeyleri anlamaya vakit ayıranların"; diğeri, bunun için kadın olmak gerekmediğinin bilincinde olanların ve sonuncusu da kadın olmanın ateşten gömlek demek olduğu şu dünyayı "elinin hamuruyla" güzelleştirmekten asla vazgeçmeyen tüm dünya kadınlarının başına...
                          (Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Ocak-2015 sayısında yayımlanmıştır.)

16 Şubat 2016 Salı

James Bond da Kimmiş? : İngiliz Kemal

Türk Tarihi, kendi tarihini tarih kitaplarının en kalın bölümlerinden biri haline getiren, kabına sığmaz çılgınlarla doludur. Kimi gemileri karadan yürüterek; kimi yedi düvele karşı silahsız, askersiz, beş parasız, sıfırdan bir ordu kurup parlak bir zafer kazanarak; kimiyse kendi hayal gücünün ürünü kanatlarıyla Galata Kulesi'nden Boğaz manzarasının tadına ilk kez vararak...
            Ahmet Esat Bey, menkıbelerde geçen sultanlar, kalyonlar, korsanlar, hazineler, zaferler çağının çok uzaklarında kalmış bir devrinde doğar, Osmanlı zamanının. Osmanlı Devleti, batılı mizah dergilerinde hasta bir ihtiyar suretinde karikatürize edilmektedir artık. 1892 yılında İstanbul'un Cerrahpaşa semtinde doğan Ahmet Esat Bey'in ilk "vukuatı" Galatasaray Lisesi yıllarına rastlar. Fransa başta olmak üzere, yurtdışından edindiği mektup arkadaşlarından gelen mektuplar ve kendisinin cevabi karşılıklarını postalamak için, lisenin karşısındaki postaneye sürekli giriş-çıkışı, Abdülhamit dönemi istihbaratının dikkatini çeker. Merak, dil öğrenme ve keşif amaçlı bu haberleşme yanlış anlaşılır ve Ahmet Esat Bey sorguya alınır. Küçük yaşta babasını kaybettiği için kendisine velayet eden dayısı tarafından kurtarılır. Ancak dayısı, bu meraklı çocuğun istikbali için endişelidir ve kendisini kaçak olarak bir İngiliz gemisine bindirerek yurt dışına kaçırır. Bıyıkları henüz terlemeye başlayan Ahmet Esat Bey, gemi kaptanı tarafından fark edilir ama kendisini sevdirme konusunda o kadar yeteneklidir ki, İngiltere'de gemiden bir kaçak olarak değil, kaptanın evlatlığı olarak iner.
            İngiltere'de yaşadığı dönem boyunca kolej eğitimi alır, İngilizceyi tüm aksanlarıyla, bir İngiliz'den bile daha iyi kullanır hale gelir. Bu arada boks eğitimi alır, Fransa başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesini dolaşır, görgüsünü geliştirir, salon adabı konusunda uzmanlaşır, Fransızca, İtalyanca ve Rumcayı çok iyi konuşur hale gelir. Talih, emperyalizmin karşısına dikilecek bir kahramanını, Musa'yı Firavun'un sarayında yetiştirdiği gibi, yine emperyalizmin kucağında yetiştirmektedir.
            1914 yılına gelindiğinde, 1. Dünya Savaşı'nın başlaması, bağrından kopup geldiği milleti gibi, Ahmet Esat Bey'i de sınanmaya tabi tutacaktır. Zekeriya Türkmen'in kaleme aldığı, “İşgal ve Mücahede Senelerinde Bir İstanbul Gencinin Yaptıkları” adıyla 1924 yılında basılan anılarında şu ifadelerle aktaracaktır o dönemdeki hissiyatını: "Yüreğimde duymadığım hisler uyandı, kanımın kaynadığını hissettim. İngiltere'de büyüdüm ama burası benim vatanım. Bu büyük mücadele içinde benim de bir yumruk katkım yok mu?"
            Olmaz mı? Hemen İstanbul'a döner ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya katılır. İttihatçı Kara Kemal ve Dramalı Rıza’dan gizli teşkilat ve çetecilik öğrenir. Rivayete göre, ünlü ajan Lawrence'ı kovalayan taze ajan, Kutulammare'de esir edilen İngiliz General Towshend’in yanına hapsedilerek ondan gerekli bilgileri almakla görevlendirilir. 1918'de savaşın bitimiyle başlayan mütareke döneminde Kemal Begof’a ait boks kulübünde görürüz, kabına sığmayan bu çılgın Türk'ü... ("İngiliz Kemal" unvanının "Kemal" bölümünü dostu Kemal Begof'tan aldığı rivayet edilir.) İngiliz sporcularla karşılaşmalara çıkar ve İngilizlerin şampiyonunu, sonradan soyadı olarak alacağı “tomruk" misali yumruklarıyla yere devirir. Yine kendisi şu şekilde ifade edecektir, işgalcilere yakında atacağı daha okkalı yumrukların habercisi niteliğindeki bu olayı anılarında: "Babi denen herif benim bir buçuk mislimdi. Fena bir sağı vardı ama yavaştı. Seyircinin gazına geldiği için bir an önce nakavt yapmak için haldır huldur tek yumruk sallıyordu. Ben de o yumrukları eskiv edip böğrüne gömülüp duruyordum. Bir ara ringde ağzını bozdu. (...) Midesine iki dirsek, çenesine bir sağ kroşe çakınca suratıma nefretle baktı ve yere düştü. Ringden ayakta bile inemedi. Şampiyonu salla sırt götürdüler."
            Ahmet Esat Bey, tutuklu İttihatçıları kurtarmak için çabalar, ancak bu yüzden İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak Beyoğlu'ndaki İngiliz hapishanesine atılır. Pek çok işkenceye maruz kalan Ahmet Esat Bey, firar teşebbüsünde bulunur, fakat Çanakkale Boğazı'nda yakalanarak İstanbul'a geri getirilir. Sonrasında Çanakkale'de bir hapishaneye nakledilir. Orada Hintli Müslüman askerlerle dostluk kurarak kaçacak ve Kuva-yı Milliye birliklerine sığınacaktır. Bu dönemde İngiliz Kemal lakabı da kemâle erecektir, yetenekleri gibi.
            Ankara'ya geçen Ahmet Esat Bey, Mustafa Kemal, İsmet Paşa gibi büyük komutanlarla bir araya gelecek ve yetenekleri nedeniyle büyük ilgi görecektir. İlk olarak Yunan ordusundan istihbarat sağlamakla görevlendirilir.
            Önce Antalya’ya,orada sahte pasaportlar yaptırdıktan sonra da Amerikalı gazeteci Henry Williy kimliğiyle Rodos’a geçer. Rodos’ta Amerikalı bir gazeteci ve sinema muhabiridir artık. Sonra İzmir’e geçer. Renkli kişiliği sayesinde Yunan subaylarıyla kısa sürede dost olur. Yunan Genel Karargâhı’na girer. Yunan komutanlarının en gizli toplantılarına bile dahil olur ve edindiği çok değerli bilgileri Milli Mücadele'nin gerekli birimlerine ulaştırır. Öyle ki, Yunan Kralı’nın Anadolu’ya yapacağı ziyarette eşlikçi gazeteciler arasındadır.
            Ancak ihbar üzerine tutuklanarak İzmir ve daha sonra Atina hapishanelerine hapsedilir. Tutukluluk dönemi boyunca asla Türkçe konuşmayarak Yunan yargıçları bile Amerikalı olduğuna inandıracaktır. Beş yıllık hapis cezası almıştır. Ne var ki hapsederek zapt etmek mümkün olmayacaktır bu kabına sığmaz Türk'ü. Atina'daki hapishane'den kaçacak, Kara Kemal ve Dramalı Rıza’dan vaktiyle öğrenmiş olduğu marifetlerle bir Yunanlının cüzdanını yurda dönüş bileti haline getirecek, bir Fransız gemisiyle yurda dönmeyi başaracaktır. 
            Yurda döndüğünde savaş bitmiştir. 1924 yılına kadar sürdürdüğü İstihbarat görevinden ayrılır, anılarını yazar ve tercümanlık yapar. Ahmet Esat adına, yumruklarına yaraşır "Tomruk" soyadını ekleyerek Ahmet Esat Tomruk adıyla tarihe mütevazı ama eşsiz hikayesini yazdırır. Hakkında kitaplar yazılır, filmler çevrilir. Ancak son yıllarında maddi sıkıntıya düşer ve Meclis'ten kendisine bağlanan maaşla getirir, gölgede kalmış muhteşem hikayesinin sonunu. 1966 yılında sessiz sedasız ayrılır bu dünyadan.
            Yaklaşık bir asır sonra, çiçeği burnunda bir anlatıcı, sınırlı köşesinde bu mütevazı kahramanın hikayesini yeterince anlatamamış olmanın burukluğuyla yazısına nokta koyar.
            Gökten üç elma düşmüş, öyküsüne kelimelerin kifayetsiz kaldığı mütevazı kahramanların başına...
              (Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Aralık-2015 sayısında yayımlanmıştır.)

15 Kasım 2015 Pazar

Bir Küçük Prens : Antoine de Saint-Exupéry



          Yirminci Yüzyıl, dünya zamanının en karanlık, en vahşi, en acılı yüzyılıdır desek yanılmış olmayız. Kendisinden önceki tüm zamanların bilgeliğini, ilmini, tecrübesini ve birikimini kayıt altında tutan ve bu edinimlerle dünyayı daha yaşanabilir hale getirmesi beklenen insanoğlunun, 25 yıl arayla iki dünya savaşı çıkararak yaşadığı dünyayı acıya boğması ikilemini yine insanoğlunun muhakemesine bırakalım.
            Acılar ve yıkımlar sanatın en güçlü besin kaynağıyken, sanat, bu ikisinin en tesirli panzehiri olarak çıkar karşımıza. Nitekim, Yirminci Yüzyılın ilk yarısı savaşlar çağıyken, ikinci yarısı savaş karşıtı oluşumların, sivil hareketlerin, sanat eserleriyle insanoğluna erdemli mesajlar veren etkili sanatçıların ve eserlerin çağı olacaktır.
            Bu kanlı yüzyılın en çok okunan kitaplarını merak eden bir okur, Yüzüklerin Efendisi ve Küçük Prens isimlerine ulaşacaktır, sırasıyla. Daha dikkatli bir okur, her iki eserin yazarının da savaştan bizzat ve derinden etkilendiklerini keşfedecektir. Yüzüklerin Efendisi kitabının yazarı J.R.R. Tolkien, Birinci Dünya Savaşı'na bizzat katılırken, İkinci Dünya Savaşı'nda oğlunun cepheden dönmesini endişeyle bekleyecektir. Küçük Prens'in yazarı Antoine De Saint Exupery ise, pilot olarak görev yaptığı İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybedecektir. Ama gerçek bir okur, her iki eserden de buram buram dostluk, erdem, paylaşım, sağduyu ve sevgi kokusu alacaktır.
            Antoine De Saint Exupery 1900 yılında Fransa'nın Lyon şehrinde gelir dünyaya. Henüz dört yaşında babasını kaybedince zor zamanları başlar, bir anne ve beş çocuğundan müteşekkil kalan ailenin. Kardeşinin ölümü aileyi ve küçük Antoine'ı bir kez daha sarsacaktır, kısa hayatının ilk yıllarında. Okulunda işleri pek de yolunda gitmeyen, ödevlerini yapmayan bu çocuğun geceleri evde elektriği kesilmiş midir gerçekten, bilemeyiz ama geceleri karanlık odasının penceresinden evlerinin hemen yanındaki ışıltılar içindeki hava alanını meraklı gözlerle izlediğini tahmin edebiliriz. Dahası, adrenalinin bu karşı konulmaz çağrısına tutkulu bir heyecanla icabet eden küçük Antoine, gizlice havaalanına girecek, uçaklara yakından bakma imkanına kavuşacak ve on iki yaşında, çılgın bir pilotun himayesinde ilk kez uçuşun tadına varacaktır. Bu ilk uçuş, onun hayatının da rotasını çizecektir.
            Zamanı biraz ileri sardığımızda, 1935 yılında Büyük Sahra çölünde rastlarız Saint-Exupéry'e... 150 bin Frank ödüllü bir iddianın peşinde uçarken uçağı çöle düşmüş, günler sonra çöl sakinlerince kurtarılmıştır. İşte çölde geçirdiği bu günler, Küçük Prens'i insanlığa armağan edeceği yaratım sürecinin de başlangıcıdır. O tarihten itibaren  kafasında ve yüreğinde büyüttüğü Küçük Prens'i 1943 yılında okurlarının hatırasına sonsuza dek  teslim edecektir.
            Uçağının sırtında kimileyin bir posta servisi, kimileyin Arjantin'de bir bölge sorumlusu, kimileyin de İspanya İç Savaşında savaş muhabiri olarak görürüz büyük yazarı. Ancak uçmaktan duyduğu haz yüreğine sığmaz, kaleme gereksinim duyar ve ardı ardına okurlara ulaşır, gökyüzünden süzdüğü heyecan ve bilgelik dolu sıcacık kitaplar.
            Ne var ki İkinci Dünya Savaşı, genç yazarı, kendisinin yazamayacağı bir başka öykünün içine çekecektir. Komutanlarının, sağlık durumunun savaş şartlarına uygun olmadığı ikazına rağmen askere yazılacak ancak  Fransa'nın yenilgisi üzerine ABD'ye gidecektir. Ülkesinin işgal altındaki durumu onu çok üzmektedir ve daha fazla kayıtsız kalamayarak ABD ordusuna katılarak yüzbaşı rütbesiyle Avrupa'ya geçecektir. Görevi Alman kuvvetlerinin hareketini havadan izlemektir. Ancak 31 Temmuz 1944'te uçağı vurulacak ve Küçük Prens'in yazarı, Akdeniz'in sıcak sularında sırra kadem basacaktır, insanoğlunun savaş yaralarına yara bandı gibi gelen küçük kahramanı gibi...
            Zamanı bir 65 yıl daha ileri sardığımızda, Hors Rippert adlı bir eski Alman pilotun, “İçinde kimin olduğunu bilseydim ateş etmezdim.” açıklamasında bulunarak uçağı kendisinin vurduğu itirafı, insanoğlunu, savaşma güdüsünü gözden geçirmeye bir kez daha davet eder gibi çıkar ortaya. Daha da dokunaklı olansa, Ruppert'in, Exupery'nin en sadık, en hayran okurlarından biri olması... İste savaş bu yüzden çirkindir. Karşımızdakinin iyi bir insan, nişanlı, eş, sevgili, baba, dost, şair, en önemlisi de bizim gibi bir insan olduğuna değil de, düşman olduğuna inandırır bizleri. Barut dumanı dağıldığındaysa, incittiğimiz insanlık onurumuz, çocukluğumuz, güzelliğimizdir sere serpe caddelerde yatan.
            Gökten üç elma düşmüş, içindeki çocuğun sözünden hiç çıkmayanların başına...           

           (Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Ekim sayısında yayımlanmıştır.)


3 Kasım 2015 Salı

AdrenalinGo Dergisi'nde Yazıyorum

     Efendim, AdrenalinGo Dergisi, Türkiye'de tekmil adrenalin sporlarıyla ilgili ilk ve tek ulusal dergi olma niteliğini taşımakta olup, an itibariye 3. sayısına hazırlanan genç bir girişimdir. Gerek görselliği, gerek zengin içeriği, gerekse kalitesiyle alınıp incelenmeye değer bu dergiye "Tarihin Çılgınları" adlı köşemdeki masal tadında yazılarımla katkıda bulunuyorum. Edinip tadını çıkarmanızı öneririm.
     Kenan Sofuoğlu, Şahika Ercümen gibi gözde isimlerle ilgili bölümler içeren 3. sayı birkaç gün içinde raflarda yerini alacaktır. Bilginize...
     Abone olmak için: http://www.adrenalingo.com