16 Mart 2016 Çarşamba

Denizlerin Gülen Yüzü: Kaptan Cousteau


Modern zaman çocuklarının masalları biraz daha farklıdır, diğer zamanların çocuklarınınkinden. Biraz daha zengin, tasarlanmış, beyazcamdan, beyazperdeden, fantastik yazarlardan destek almıştır diyebiliriz. Modern zaman çocuklarının, Alaaddin, Keloğlan, Pamuk Prenses, Pinokyo, Robin Hood, Merlin gibi geleneksel kahramanların yanında Gandalf, Küçük Prens, He-Man, Tsubasa, Voltran, Red Kid, Hafize Ana, Kel Mahmut Hoca, İnek Şaban, Cüneyt Arkın, Barış Manço, Bob Ross, Kaptan Cousteau gibi kimisi gerçek hayatın içinden kahramanları vardır artık. O kahramanlar ki, o neslin çocuklarını, hayatları boyunca taşıyacakları güzel alışkanlıklar, tebessümle hatırlayacakları anılarla uğurlayacaklardır yetişkinliklerine. 
            Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910 tarihinde Fransa’nın Bordeaux kenti yakınlarında yer alan St. Andre-de Cubzac’de dünyaya geldi. Çocukluğunun geçtiği Marsilya civarlarında küçük koylarda denizi keşfeden Cousteau, dört yaşında yüzmeyi öğrendi. Küçük Jacques-Yves daha sonra ailesiyle iki yıllığına gittiği Amerika’da, göl kıyısındaki bir yaz kampında nefesini tutarak dalmayı öğrendi.
            Küçük yaşına rağmen, sadece denize değil, mekaniğe de büyük bir ilgi duyar. Öyle ki, henüz 13 yaşında pille çalışan bir araba icat edecek, Amerika dönüşü, biriktirdiği parayla bir kamera alacak ve ilk filmini çekecektir. Filmi çekmeden önce kamerayı parçalarına ayırarak nasıl çalıştığını keşfetmeyi de ihmal etmeyecektir.
            Sorunlu bir eğitim hayatının ardından -ki bu yazının yazarı, tam burada, neden bir çok dahinin eğitim sistemiyle sorunlu bir süreçten geçtiği konusunda okura bir soru işareti armağan eder- 20 yaşında Brest Deniz Akademisi'ne girer. Akademi'nin bir etkinliği kapsamında dünya turuna katılır ve bu tur esnasında çektiği görüntülerle yönetmenlik yönünde de önemli bir aşama sağlar.
            1936 yılı, Cousteau’nun deniz altının güzelliğini gerçek anlamda keşfettiği yıl olacaktır. Bu dönemde arkadaşları Philippe Taillez ve Frédéric Dumas ile birlikte yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yapmaya başlar. Cousteau ve iki arkadaşı daha derine dalarak daha uzun süre su altında kalmayı amaçlamaktadırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri; vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve içinde sıkıştırılmış hava bulunan tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek içinse Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. Üç arkadaşın yaptığı bu su altı araştırmalarını II. Dünya Savaşı’nın başlaması bile sekteye uğratamaz.
                Eğitim sonrası Fransa'ya döner ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda pilotluk eğitimi alır. Ancak geçirdiği bir kaza sonucu iki kolu da kırılır ve pilotluk kariyeri böylelikle başlamadan son bulur. Talihin garip bir oyunudur ki, bu kaza nedeniyle pilot olarak katılamadığı İkinci Dünya Savaşı'nda, diğer bütün pilot arkadaşları hayatlarını kaybedecektir. Ancak o da boş durmayacak ve Nazi direnişine karşı ülkesi için gerekeni yapacaktır. Cousteau savaşta direniş hareketlerin katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Bu hizmetlerinden dolayı da savaş sonrası Legion d’Honneur nişanıyla onurlandırılır.
            Dalgıç kıyafetlerinin hantallığı ve pahalılığından rahatsızlık duyan Cousteau, daha rahat kullanılabilen ve herkesin edinebileceği bir buluşun peşine düşer. Mühendis Emile Gagnan ile beraber deniz altının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlayan bir regülatör icat ederler. Buluşlarına “Aqua-lung” (aqua= su, lung = ciğer) adıyla patent alırlar ki, bu aygıt ilerde daha çok “scuba” olarak tanınacaktır.
            Kaptan Cousteau,ekibiyle birlikte kayda alınmış 500'den fazla dalış gerçekleştirir. Bu çekimler ona bambaşka bir kariyerin kapısını aralayacaktır. Denizlerin derinliklerinden damıtıp beyazperdeye yansıttığı "Sessiz Dünya", "Işıksız Dünya" ve "Altın Balık" adlı üç belgesel filmi Başta Oscar olmak üzere pek çok ödül alacaktır. Ellinin üzerinde kitap da cabası...
            Kaptan Cousteau aynı zamanda bir aktivist çevreci ve hareket öncüsü olarak da çıkar karşımıza. Calypso adlı özel gemisiyle dünya okyanuslarının güzelliklerini, deniz yaşamını, bilinmeyen balık türlerini, balinaların bilgece duruşunu, yunusların neşeli dansını, köpek balıklarının hınzırca sırıtışını taşır yıllarca; denizi olmayan köylerde yaşayan çocukların seyrettiği ekranlara. Bununla birlikte insanoğlunu yaşadığı dünyayı nasıl acımasızca kirlettiğini yine aynı ekranlardan haykırır insanlığa, canlı görüntülerle. Radyoaktif atıkların Akdeniz'e dökülmesi ve nükleer denemeler gibi konularda, gerektiğinde Fransa Cumhurbaşkanı ile tartışmaya girecek ve büyük kalabalıkların desteğini arkasına alacak simge bir isim haline gelecektir.
            Şimdiki ve gelecek nesillerin yaşam kalitesini korumak amacıyla, 1974 yılında, hala Yüz binden fazla üyesi olan The Cousteau Society  Vakfını kurar. Amerikan başkanından ve Birleşmiş Milletler genel sekreterinden, çevre ile ilgili çalışmalarından ötürü ödüller alır.
            Son yıllarında eşini ve oğlunu kaybeden Kaptan Cousteau, bu yazının yazarının buraya sığdıramayacağı daha bir çok çığırla dolu hayatını 25 Haziran 1997'de kaybeder. Bir kaza sonucu batan Calypso'nun yerine, yeni keşifler için yapımının tamamlanmasını beklediği Calypso-2'yi göremeyecektir büyük kaşif.
            Gökten üç elma düşmüş, dünya zamanına kısacık insan ömrüyle kafa tutanların  başına...
            Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Şubat-2016 sayısında yayımlanmıştır.

6 Mart 2016 Pazar

72 Günde Devr-i Alem: Nellie Bly



                                                                                                                   *Gülten Akın anısına...
            Bu yazı, Nellie Bly'ın şahsında tüm kadınlara bir güzellemedir ve onlara adanmıştır. Hiç var olmamış olsa, insanlığın da var olmayacağı; evde bekleyenimiz; omuz başımızdaki sıcaklığıyla mesut olduğumuz; varlığıyla kemale erdiğimiz; sütünü can suyu edindiğimiz; diğer yarısı olmakla anlam bulduğumuz; bereketimiz; şarkılarımızın, şiirlerimizin baş misafiri; uğruna çöle düştüğümüz, dağları deldiğimiz, yanıp küle döndüğümüz; kutsal, naif, müşfik, güçlü kadınlara...
            Kaşık düşmanı diye, sayesinde kazandığımız bir lokma ekmeği başına kaktığımız; eksik etek diye, namusundan her daim şüphede durduğumuz; dizimizi dövmemek için dövmemiz gerektiğine inandığımız; çocuk yaşta evlendirip başımızdan savdığımız / paraya tahvil ettiğimiz; namus kisvesiyle canına kıydığımız; kaburga kemiğimizle kalbimiz arasındaki mesafeyi yaratılalı beri çok gördüğümüz; Adem'le beraber yediği elmanın suçunu sadece ona attığımız; sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmediğimiz; tüm bu çirkinliği haklı çıkarmak için atasözleri icat ettiğimiz; ana, yar, bacı, kuma,işçi, fabrika kızı, Güldünya kadınlara da bir saygı duruşudur bu yazı.
            "Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya." dizeleriyle, çağının insanına unuttuğu incelikleri hatırlatmakla ömrünü tüketen, Anadolu kadınının en gür sesi Gülten Akın'a da bir saygı duruşudur, bu yazı.
            Gelelim bu yazının kahramanı Nellie Bly'a... Bu gözü pek kadın, Elizabeth Jane Cochran adıyla, 1864’de Pennsylvania’da dünyaya gelir. Henüz genç bir kızken soyadını Cochrane olarak değiştirerek hayatıyla ilgili ilk cesur kararını verir. 1880 yılında ailesiyle Pittsburgh’a taşınan Cochrane, 1885 yılında "Pittsburgh Dispatch" gazetesinde yayımlanan bir yazıya cevaben karşı bir yazı kaleme alır. Kadınların evde çocuk büyütmek, yemek ve temizlik yapmak gibi ev işlerine yaradığını iddia eden ve çalışan kadını “ucube” olarak niteleyen yazıya son derece ateşli ve inandırıcı ifadelerle verdiği karşılık, yazı işleri müdürünün dikkatini çeker ve Cochrane, ilk gazetecilik macerasına "Pittsburgh Dispatch" de başlar. Steven Foster’in meşhur Nelly Bly şarkısından etkilenerek Nellie Bly takma adını seçmesi bu döneme rastlar.
            İlk iş olarak sosyal konulara eğilmeyi seçen, henüz 18-19 yaşlarındaki bu genç kız, fabrikalarda çalışan kadınların çalışma koşulları üzerine bir yazı dizisi hazırlar. Bu durum, iş çevrelerinin olduğu kadar, bir kadından moda, bahçıvanlık, sosyete hayatı ile ilgili yazılar bekleyen gazete yönetiminin de keyfini kaçırır. 21 yaşında Meksika'ya gider ve elbette burada da rahat durmaz(!). Rüşvet, yoksulluk, gazetecilere baskı gibi konularda yazdığı yazılar Meksika hükümetine kadar dokunur ve Meksika'dan sınır dışı edilir.  
            1897 yılında New York'a taşınır ve Pulitzer ödüllerinin isim babası Joseph Pulitzer'le tanışıp New York World'de işe başlar. İlk işi, amnezi hastası gibi davranarak ve doktor heyetini kandırmayı başararak kendisini Blackwell Kadın Akıl Hastanesi'ne kapattırmak olacaktır. Burada bulunduğu süre içinde kötü muamele, şiddet, bakımsızlık, sağlıksız koşullar, çağdışı teknikler gibi pek çok konuyu gözlemler ve gazetede yayınlar. Büyük sansasyon yaratan bu yazı, yetkililerin dikkatini çekecek ve Amerikalı yetkililer sağlık ve sosyal hizmetler alanında geniş çaplı iyileştirmelere gideceklerdir.
            Sonrasında New York hapishanelerindeki mahkumlar, fabrika işçilerinin çalışma ve yaşam koşulları ile ilgili yazılar yazan Bly, eyalet yasama meclisindeki yolsuzlukları da açığa çıkararak Amerikan soruşturmacı gazetecilik alanında bir çığır açacaktır.
            Cesaretinin ve enerjisinin sınırı asla çizilemeyen bu gözü pek genç kadın için sırada gerçek bir adrenalin serüveni vardır: Jules Verne’in “80 günde Devr-i Alem” kitabının hayali başkahramanı Phileas Fogg’un rekorunu gerçek şartlarla egale etmek... O sırada 25 yaşında olan Bly, yanına sadece küçük bir valiz alarak, 14 Kasım 1889'da New York'dan yola çıkar. Üşenmez, güzergahını değiştirerek Paris'e uğrar ve Jules Verne ile bir söyleşi yaparak anlam katar macerasına. Gemi, kayık, at, eşek, çekçek gibi pek çok vasıtayla gerçekleştirdiği dünya turunu 72 günde tamamlar. Birkaç ay sonra rekoru kırılacak olsa da o, "Dünya turu yapan ilk kadın" unvanının sahibidir artık.
            Ünlü olduğu için eskisi gibi araştırmacı gazetecilik yapamayacağı ve kadın köşeleri yazmaya da  yanaşmadığı için gazeteciliği bırakır. İlerleyen yıllarda, hayatı boyunca haklarını savunduğu kimsesiz ve yoksullar için sosyal faaliyetlere girişir. 1922 yılında, kendisinden sonraki gazetecilere ve dahası tüm dünya kadınlarına başucu kitabı  niteliğinde yaşadığı hayatını tamamlayarak ayrılır bu dünyadan.
            Gökten üç elma düşmüş. Biri, "durup, ince şeyleri anlamaya vakit ayıranların"; diğeri, bunun için kadın olmak gerekmediğinin bilincinde olanların ve sonuncusu da kadın olmanın ateşten gömlek demek olduğu şu dünyayı "elinin hamuruyla" güzelleştirmekten asla vazgeçmeyen tüm dünya kadınlarının başına...
                          (Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Ocak-2015 sayısında yayımlanmıştır.)