16 Şubat 2016 Salı

James Bond da Kimmiş? : İngiliz Kemal

Türk Tarihi, kendi tarihini tarih kitaplarının en kalın bölümlerinden biri haline getiren, kabına sığmaz çılgınlarla doludur. Kimi gemileri karadan yürüterek; kimi yedi düvele karşı silahsız, askersiz, beş parasız, sıfırdan bir ordu kurup parlak bir zafer kazanarak; kimiyse kendi hayal gücünün ürünü kanatlarıyla Galata Kulesi'nden Boğaz manzarasının tadına ilk kez vararak...
            Ahmet Esat Bey, menkıbelerde geçen sultanlar, kalyonlar, korsanlar, hazineler, zaferler çağının çok uzaklarında kalmış bir devrinde doğar, Osmanlı zamanının. Osmanlı Devleti, batılı mizah dergilerinde hasta bir ihtiyar suretinde karikatürize edilmektedir artık. 1892 yılında İstanbul'un Cerrahpaşa semtinde doğan Ahmet Esat Bey'in ilk "vukuatı" Galatasaray Lisesi yıllarına rastlar. Fransa başta olmak üzere, yurtdışından edindiği mektup arkadaşlarından gelen mektuplar ve kendisinin cevabi karşılıklarını postalamak için, lisenin karşısındaki postaneye sürekli giriş-çıkışı, Abdülhamit dönemi istihbaratının dikkatini çeker. Merak, dil öğrenme ve keşif amaçlı bu haberleşme yanlış anlaşılır ve Ahmet Esat Bey sorguya alınır. Küçük yaşta babasını kaybettiği için kendisine velayet eden dayısı tarafından kurtarılır. Ancak dayısı, bu meraklı çocuğun istikbali için endişelidir ve kendisini kaçak olarak bir İngiliz gemisine bindirerek yurt dışına kaçırır. Bıyıkları henüz terlemeye başlayan Ahmet Esat Bey, gemi kaptanı tarafından fark edilir ama kendisini sevdirme konusunda o kadar yeteneklidir ki, İngiltere'de gemiden bir kaçak olarak değil, kaptanın evlatlığı olarak iner.
            İngiltere'de yaşadığı dönem boyunca kolej eğitimi alır, İngilizceyi tüm aksanlarıyla, bir İngiliz'den bile daha iyi kullanır hale gelir. Bu arada boks eğitimi alır, Fransa başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesini dolaşır, görgüsünü geliştirir, salon adabı konusunda uzmanlaşır, Fransızca, İtalyanca ve Rumcayı çok iyi konuşur hale gelir. Talih, emperyalizmin karşısına dikilecek bir kahramanını, Musa'yı Firavun'un sarayında yetiştirdiği gibi, yine emperyalizmin kucağında yetiştirmektedir.
            1914 yılına gelindiğinde, 1. Dünya Savaşı'nın başlaması, bağrından kopup geldiği milleti gibi, Ahmet Esat Bey'i de sınanmaya tabi tutacaktır. Zekeriya Türkmen'in kaleme aldığı, “İşgal ve Mücahede Senelerinde Bir İstanbul Gencinin Yaptıkları” adıyla 1924 yılında basılan anılarında şu ifadelerle aktaracaktır o dönemdeki hissiyatını: "Yüreğimde duymadığım hisler uyandı, kanımın kaynadığını hissettim. İngiltere'de büyüdüm ama burası benim vatanım. Bu büyük mücadele içinde benim de bir yumruk katkım yok mu?"
            Olmaz mı? Hemen İstanbul'a döner ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya katılır. İttihatçı Kara Kemal ve Dramalı Rıza’dan gizli teşkilat ve çetecilik öğrenir. Rivayete göre, ünlü ajan Lawrence'ı kovalayan taze ajan, Kutulammare'de esir edilen İngiliz General Towshend’in yanına hapsedilerek ondan gerekli bilgileri almakla görevlendirilir. 1918'de savaşın bitimiyle başlayan mütareke döneminde Kemal Begof’a ait boks kulübünde görürüz, kabına sığmayan bu çılgın Türk'ü... ("İngiliz Kemal" unvanının "Kemal" bölümünü dostu Kemal Begof'tan aldığı rivayet edilir.) İngiliz sporcularla karşılaşmalara çıkar ve İngilizlerin şampiyonunu, sonradan soyadı olarak alacağı “tomruk" misali yumruklarıyla yere devirir. Yine kendisi şu şekilde ifade edecektir, işgalcilere yakında atacağı daha okkalı yumrukların habercisi niteliğindeki bu olayı anılarında: "Babi denen herif benim bir buçuk mislimdi. Fena bir sağı vardı ama yavaştı. Seyircinin gazına geldiği için bir an önce nakavt yapmak için haldır huldur tek yumruk sallıyordu. Ben de o yumrukları eskiv edip böğrüne gömülüp duruyordum. Bir ara ringde ağzını bozdu. (...) Midesine iki dirsek, çenesine bir sağ kroşe çakınca suratıma nefretle baktı ve yere düştü. Ringden ayakta bile inemedi. Şampiyonu salla sırt götürdüler."
            Ahmet Esat Bey, tutuklu İttihatçıları kurtarmak için çabalar, ancak bu yüzden İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak Beyoğlu'ndaki İngiliz hapishanesine atılır. Pek çok işkenceye maruz kalan Ahmet Esat Bey, firar teşebbüsünde bulunur, fakat Çanakkale Boğazı'nda yakalanarak İstanbul'a geri getirilir. Sonrasında Çanakkale'de bir hapishaneye nakledilir. Orada Hintli Müslüman askerlerle dostluk kurarak kaçacak ve Kuva-yı Milliye birliklerine sığınacaktır. Bu dönemde İngiliz Kemal lakabı da kemâle erecektir, yetenekleri gibi.
            Ankara'ya geçen Ahmet Esat Bey, Mustafa Kemal, İsmet Paşa gibi büyük komutanlarla bir araya gelecek ve yetenekleri nedeniyle büyük ilgi görecektir. İlk olarak Yunan ordusundan istihbarat sağlamakla görevlendirilir.
            Önce Antalya’ya,orada sahte pasaportlar yaptırdıktan sonra da Amerikalı gazeteci Henry Williy kimliğiyle Rodos’a geçer. Rodos’ta Amerikalı bir gazeteci ve sinema muhabiridir artık. Sonra İzmir’e geçer. Renkli kişiliği sayesinde Yunan subaylarıyla kısa sürede dost olur. Yunan Genel Karargâhı’na girer. Yunan komutanlarının en gizli toplantılarına bile dahil olur ve edindiği çok değerli bilgileri Milli Mücadele'nin gerekli birimlerine ulaştırır. Öyle ki, Yunan Kralı’nın Anadolu’ya yapacağı ziyarette eşlikçi gazeteciler arasındadır.
            Ancak ihbar üzerine tutuklanarak İzmir ve daha sonra Atina hapishanelerine hapsedilir. Tutukluluk dönemi boyunca asla Türkçe konuşmayarak Yunan yargıçları bile Amerikalı olduğuna inandıracaktır. Beş yıllık hapis cezası almıştır. Ne var ki hapsederek zapt etmek mümkün olmayacaktır bu kabına sığmaz Türk'ü. Atina'daki hapishane'den kaçacak, Kara Kemal ve Dramalı Rıza’dan vaktiyle öğrenmiş olduğu marifetlerle bir Yunanlının cüzdanını yurda dönüş bileti haline getirecek, bir Fransız gemisiyle yurda dönmeyi başaracaktır. 
            Yurda döndüğünde savaş bitmiştir. 1924 yılına kadar sürdürdüğü İstihbarat görevinden ayrılır, anılarını yazar ve tercümanlık yapar. Ahmet Esat adına, yumruklarına yaraşır "Tomruk" soyadını ekleyerek Ahmet Esat Tomruk adıyla tarihe mütevazı ama eşsiz hikayesini yazdırır. Hakkında kitaplar yazılır, filmler çevrilir. Ancak son yıllarında maddi sıkıntıya düşer ve Meclis'ten kendisine bağlanan maaşla getirir, gölgede kalmış muhteşem hikayesinin sonunu. 1966 yılında sessiz sedasız ayrılır bu dünyadan.
            Yaklaşık bir asır sonra, çiçeği burnunda bir anlatıcı, sınırlı köşesinde bu mütevazı kahramanın hikayesini yeterince anlatamamış olmanın burukluğuyla yazısına nokta koyar.
            Gökten üç elma düşmüş, öyküsüne kelimelerin kifayetsiz kaldığı mütevazı kahramanların başına...
              (Bu yazı, AdrenalinGo dergisinin Aralık-2015 sayısında yayımlanmıştır.)