25 Eylül 2009 Cuma

sultanahmet'te türk olmak

ramazan bayramını istanbul'da geçirmeye karar verir, istanbul'a yeni yeni alışmaya çalışan saf bir öğretmen... cânım istanbul'u gezdirmek, birlikte gezmek, aslında biraz da bayamda eve gidememenin ağırlığını hafifletmek için de yeğenini davet eder.
bu iki saf, sultanahmet'e inerler. önce kalacak yer ayarlamalıdırlar, dolayısıyla sultanahmet civarında otel keşfine çıkarlar. ortadireğin sadık birer mensubu oldukları için, gösterişli otellerin ancak yanından geçerler. fiyat tarifesi sormaya zahmet bile etmezler. daha mütevazi otellere girerek fiyat tarifeleri hakkında bilgi almaya çalışırlar.
ilk uğradıkları otelde, otelcinin "yetmiş" sözünü euro değil de tl olarak algılayarak ilk golü yerler. kendi ülkelerinde, üstelik AB üyesi olmayan, bir türlü olamayan, ama nedense AB ülkelerinden çok daha AB üyesiymiş gibi davranan kendi ülkelerinde tarifelerin neden ülkenin yasal para birimi TL üzerinden değil de EURO üzerinden konulduğunu, nedense garipsemezler.
devam ederler otel arayışına. karşılaştıkları otellerde kendileri ingilizce buyur edilir, güler yüzle. ancak "biz türküz" sözü, nedense olumsuz bir hava yaratmaktadır. "hello", "welcome" şirinlikleri yerini "yerimiz yok"a bırakıverir.
efendim, iki saf devam eder arayışa. birkaç denemeden sonra, otelcinin biri saflarımızın aymasına yardımcı olacak tecrübeyi çıkarıverir ağzından: "buralarda türklere oda veren otel bulmak zordur".
yaa!.. sefil(!) türkler sizi! istanbul'u fethettiniz diye, babanızın malı mı sandınız? neyinize sizin, tarihi yarımada? gecekondularınza dönün... köyünüze dönün... anadolu'ya dönün... olmadı orta asya'ya dönün...
villa pasha otel diye bir otele giden iki şaşkın, burada güleryüzlü isanlarla karşılaşma ve kabul görme (ve hesaplı bir tarifeyle ağırlanma :) bahtiyarlığına erişirler nihayeeet.
...
ama hepsi bu değil. güzel sanatlara falan da ilgi duyan bu şaşkınlar, arasta'da gezinip seyre dalar alışveriş yapar güzel zaman geçirmek isterler. böylelikle, minyatür, süs eşyası vs. satan bir dükkana girerler. ancak tam o sırada dışarıda türk olmayan iki seçkin(!) insan da dışarıda sergilenen eşyalarla ilgilenmeye başlamıştır. dükkan sahibi "müşteri var, kusura bakmayın" diyerek, gelen iki insanı çok da nazik olmayan bir şekilde dışarı çıkaya davet eder, dolaylı (ya da dolaysız) olarak.
sabrı taşan densiz öğretmen "tabii... biz müşteri değiliz zaten" şeklinde en azından elindekini korumaya çalışır ama acar esnafımızın ağzından, EURO kokusunun verdiği sarhoşlukla salyalar çoktan akmaya başlamıştır.
bu basit bir hikayeydi... ister okuyun, ister okumayın ama benim aklımda bütün gün oradan oraya koşuşturan tuhaf bir cümle vardı: "geldikler gibi giderler..."