30 Nisan 2009 Perşembe

unutamıyorum işte-10 (bir roman bir hikaye)

bana sorsalar ki"şu hayatta en çok nedir, seni hayata bağlayan?" diye, hiç düşünmeden kitaplardır derim. beni bana dönüştüren, elektriğin olmadığı yayla evimizdeki odamda, mum ışığında gerçek anlamda bir tutkuyla okuduğum; yatılı okulun soğuk yatakhanelerinde, eylül ayında ilk gelerek kalorifer yanından kaptığım yatağımda okuyarak, o soğuk duvarlardan dışarılara süzülüp çooook uzaklara, hatta olmayan yerlere süzüldğüm; arkadaşlarım yemek sırasında beklerken, onlarla olmak, eski ve küflü kokularını içime çekmek için kütüphaneye koştuğum, canımın içi kitaplar...
ama en az o küflü kokuları kadar, onları büyüleyici (evet bunda ciddiyim, büyüdür bu...)sesleriyle bize ulaştıran, gecenin o efsunlu saatlerini, süslenebilecek en güzel şeyle süsleyip önümüze açan insanlar var ki, onlar da o kitaplardaki karakterler kadar değerli olmuşlardır artık gönlümüzde.
bir roman bir hikaye programı, Türkiye'de yapılmış en yerinde ve en doğru, en güzel işlerin başında gelir bence. en güzel vurgularıyla, en güzel ifadeleriyle, sesine doyamadığım Rüştü Asyalı, bizleri gerçek anlamda "büyüttü"... okumanın zevki yanında, o güzelim eserler (ne güzel ki) usta seslerle de işlendi ömrümüze...
ama bilinç altımız seslerle de tetikleniyor ya sürekli, vaughan williams'ın muhteşem yorumuyla greensleeves müziği de eşlik eder o eki güzelliklere. duyar duymaz, eski zamanlarımızın karanlık, düşlerle dolu, bebekler gibi huzurlu, uykuya aydınlık bir tünelden yürüdüğümüz bir gecesine dönüveririz...
hayat güzeldi, vesselam... yoksulluğuyla, bihaberliğiyle, yalnızlıklarıyla, küçük şeyleri, küçük mutluluklarıyla, büyük umutlarıyla... kitaplarla...

22 Nisan 2009 Çarşamba

unutamıyoum işte-9 (tüylü dostum alf)

bir yerlerde hep varolduğuna inanmak istediğim, kulaklarını sallayıp gözlerini kırpabildiği için kukla değil de gerçek bir uzaylı olduğuna kanaat getirmek için yırtındığım sevgili alf... salına salına yürüyüşü, umursamazlığı, hınzırca hüzün yükleyebildiği gözleri, yalnız bir uzaylı oluşu, yumuşacık tüyleri, jest ve mimikleri veeee müşfik kenter'in eşsiz sesiyle, eşi bulunmaz bir çocukluk arkadaşı...

hiçbir uyduruk kahramana benzemez alf... kendine has bir tarzı vardır. kalbi vardır çünkü. gereksiz duygusallıklardan uzaktır ve cesaretiyle parmak ısırtır. bir dönem çocuklarının baş kahramanıdır... candır...


video

21 Nisan 2009 Salı

unutamıyorum işte-8 (Semra Sar ya da eski hep güzel midir?)

çocukluğumuzdan kalma takıntılarımız vardır, bir çoğumuzun. bu takıntılardır işte 30 yaşını aşmış bir insanı televizyon karşısında, bir ayşecik filmine çivileyen.
efendim alamancı bir aileyseniz ve mhallede sadece sizin evinizde vhs video varsa, ve evin babası ala ala bir ayşecik filmi alıyorsa vidyonun yanında, Ayşecik ve Semra Sar'ın hayatınıza adeta çivilenmesi 5 yaşınıza rastlar... düşünsenize, babam yanılıp da bruce lee filmleri alsaymış, er şey çok daha farklı mı olurdu dersiniz? :))
mahallenin teyzeleri ve yengeleri evimize toplanır, yazmalarının ucuyla gözlerini kurularlardı, izledikleri çoğu ikinci sınıf filmin klişe hikayelerine. seviyor olmamız, bu gerçeği değiştirmez. çoğu ikinci sınıf filmlerdi.
neyse efendim semra sar'dan sözetmek için açtım asıl bu konuyu.
1943 yılında Giresun'da doğan sanatçımız, 50'den fazla filmde rol alır. asıl adı semra dordağ'dır. şan eğitimine de sahip olan semra sar, müzik alanında da çalışmalar yapar. ancak herkes onu ayşecik filmlerinden anımsar. ayşecik'in annesi ya da teyzesidir genellikle. nevin ismini karakterize eden bir insandır kendisi. bütün nevinlerin pamuk yüzlü, hüzünlü, küskün, olduğu kanısı bırakır insanda. ayşecik'le ömercik filminde alüminyum rengi saçlarının iğretiliği bile bozamaz güzelliğini. nevindir o ve her daim güzeldir, zariftir, naiftir...
birçok çağdaşı ve meslekdaşına göre çok daha güzel ve yeteneklidir ama o başrollerin değil, oynadığı filmlerin yan rollerinde kalacaktır genellikle. mutsuz, bedbaht, biçare, hüzünlü kadını ondan daha iyi oynayabilen bir oyuncu yoktur. ama yıldızınız parlamayınca parlamıyor işte. olsun... adile naşit, münir özkul da başrol olmamıştı. ne farkeder. gönlümüzde onun yeri de kooocaman...
selam olsun demiş miydim?...
fotoğraf:www.gittigidiyor.com

19 Nisan 2009 Pazar

sevdiğim kitaplar-2 (eflatun cem güney)

sanırım ortaokul yıllarıma rastlar Eflatun Cem Güney'le ilk karşılaşmam. bir türkçe kitabının sayfalarında beni bekliyordu "perili el" masalı.

annesiyle babasının elini sıcak sudan soğuk suya değdirmediği bir kızdan söz ediyordu masalımız. anne-babası ölünce kızımız evlenir, ancak elinden hiçbir iş gelmediği için ev işlerini beceremez. önce komşuları ayaklarını keserler evinden. sonra da uysal kocası ister istemez bozulmaya başlar. çaresiz genç kızımız, yüce yaradıcı'ya sığınır. o sra bir peri gelir ve aç gözünü yum gözünü diyerek her bir parmağına bir peri yerleştirir. bu periler ev işlerinde son derece maharetlidirler. genç kızımız parmaklarını oynatır ve göze görünmeyen bu mahir periler ev işlerini bir güzel yoluna koyarlar ve esas kızımızın hayatına huzur ve ağız tadı yeniden geri gelir.

Eflatun Cem Güney, doyumsuz anlatımı, kullandığı halk ağzı, zengin irdeleme gücüyle derlediği halk masallarına anında fark edilir, kendi imzası olabilecek bir tat katar. bununla da yetinmez,kendisi de masallar yazar, ömrünü verir türk çocuklarının pembe dünyasına, iki gözünü de verir...

genç yaşta kaybettği küçük oğlunun acısını masallara tadımlık da olsa aksettirir. onu hiç unutamaz ve onun acısındandır belki, bütün bir milletin çocuklarını kendi çocuğu bilir, onlar için çalışır, hepsinin masalcı babası olur. ömrünün son yıllarında gözlerini de kaybeder ve sesiyle devam eder masal yolculuğuna.

ders kitaplarında neden böyle şeyler olmuyor artık, sahi? üstünkörü, özensizce yazılmış, çocukların ilgisini çekmekten uzak okuma parçalarının yavanlığı bazen beni de bunaltıyor. okuma parçalarında kibritçi kız, kurşun asker, binbir gece masalarından bazısı, güneşi çalan ayı, dede korkut hikayeleri, keloğlan masalları, anadolu masalları... olmaz mıydı? çocuklar usta ellerden çıkmış ürünlerle okuma zevkini küçük yaşta edinirlerdi böylece...

selam olsun, bana küçük yaşta okuma zevkini bahşeden verimli, gerçek yazarlara...
buyrun, 3 masal okuyun,doyamayın ama, olur mu?

18 Nisan 2009 Cumartesi

kutlu doğum


savaşlarla, silahlarla, yalanlarla, kinle, hiddetle, ihanetle ... dolu dünya, kutlu doğum haftasında peygamberini hatırlar ve anlamaya çalışır umarım. Çünki, O'nu anlamaya, O'na özenmeye, O'na layık olmaya, O'nu tanımaya ve O'ndan ilham almaya o kadar ihtiyacımız var ki...
ne yeterince sevebildik, ne yeterince anlayabildik, ne de yeterince inanabildik...
O 'na olan sevgimiz hep sevgi olarak kalıyor. sözde ve üstünkörü... güzel adını duyunca salavat getirmeye erinen insan, nasıl iddia edebilir O'nu yeterince ve hakkıyla sevdiğini?
o halde en azından, yapamadıklarımız ya da yapmadıklarımız için Allah-u Teala'nın bize irade vermesini dileyerek dua edelim hiç olmazsa...

"Allah'ım... zayıf irademle, sana layıkıyla kul olamadığım, seni yeterince anamadığım, sana ibadet etmekte ihmalkar davrandığım için beni bağışla...
Kendimi bildim bileli, senin bahşetmiş olduğun nimetlere garkolmuş olmaktan ötürü, bu nimetleri kanıksayıp da sana şükrümü ifade etmeyi aklıma bile getirmediğim için beni bağışla...
Aslında bütün bu ihmalkarlıkları yaparken bile senin sevgin ve merhametinin sonsuzluğuna güvendim. o nedenle sevgini ve merhametini birarada hak etmemi sağlayacak eylemlerde bulunmam için bana sağlam bir irade nasip eyle.
beni de senin yoluna, sevgini kazanmışların yoluna, sevgili peygamberinin yoluna dahil eyle...
beni, senin rızana sahip olanlardan, senin katında adı güzellikle anılanlardan, senin rızan dışında hiç bir şeyde önlü olmayanlardan kıl...
günahlarımızı bağışla ve bizi dosdoğru yola, sırat- mustakîmine dahil et yarabbi...
âmin.."
kutlu doğum haftası herkese kutlu ve bereketli olsun inşallah

16 Nisan 2009 Perşembe

andaç gürsoy ya da hayat fena halde güsseldir

Lombak dergisinin bağyan çizeridir kendisi... çocukluk anılarından ve gündelik şeylerden çizdiği çöp şerbeti ve aşk için doğup yaşayan ve her an ölmeye hazır tuğçe karakterinin de yaratıcısıdır kendileri. Andaç Gürsoy...

Yıllar önce çöp şerbeti köşesinde anlattığı bir masal vardı. iki kardeş varmış efendim. küçük kardeş hasta oluyo. doktor çocuğun bol bol güneş görmesi gerektiğini söylüyo. ancak kutba yakın bir yerde yaşadıkları için (hatırladığım kadarıyla) bu çok zordur. yerel inanışa göre güneş çıkmamaktadır, çünkü güneşi bir kutup ayısı tutmaktadır.

çocuğun abisi bu duruma çok içerler ve güneşi kutup ayısından geri almak üzere yola çıkar. ancak çocuk bir süre ilerledikten sonra kutup soğuğu etkisini gösterir ve küçük kahramanımız donma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. o sırada bir kutup ayısı çıkagelir. çouk olan biteni anlatarak, güneşi serbest bırakmasını ister. kutup ayısı ise bunun gerçek olmadığını anlatır ve çocuğu kürkünün sıcaklığında koruyarak donmaktan kurtarır ve evine sağ salim getirir. bir süre sonra da güneş çıkar ve çocuğun kardeşi iyileşir ve mutlu mesut yaşamlarına devam ederler.
hayvan ve insanın dostluğunun yanısıra, akl-ı selim ve sağduyulu, hem de doğa kanunlarını insanlardan daha iyi bilen bir hayvan... unutamadım bu masalı ve aslını aramaya başladım.
ama bu masalı hiçbir yerde bulamadım ve son çare olarak andaç hanıma yazdım. uzun bir aradan sonra bugün cevabı geldi. piyasada bulamayacağımı ve fotokopi edip bana yollayacağını yazmış kendisi. çok mutlu oldum ve daha şimdiden binlerce teşekkür ettim.
güzel şeylere sahip insanların bunları paylaşması güzel, tesadüfi değil ve harikulade bir mutluluğu var... hayat hakkaten güseldir be...

12 Nisan 2009 Pazar

unutamıyorum işte-7


BOB ROSS
eveeeet... TRT'deki güleç yüzü, kabarık saçları, sanatçı kişiliği yanında esprili kişiliği ve sevecenliği, babacanlığı, herkesin sanat yapabileceğine olan tam inancıyla sanatçı ukalalığından uzak oluşu, onu bir çoğumuzun kahramanı yapmıyor mu?

çocukluğumda beni masal ve düş alemlerine taşıyan kişilerdendir o... hayalgücümün bir kısmını ona borçlu olduğumu söylesem hiç de abartmış olmam. eksik bile kalır.

hiç unutmam, rahatsızlanmış mıydı, neydi, bir programa katılamamıştı da oğlu çıkmıştı yerine. fena halde içerlemiştim. "yoksa artık gelmeyecek mi?" sorusu beni fena halde germişti.

bob ross, 1993 yılına kadar 11 yıl boyunca ülkemiz çocuklarına resim sanatını sevdirdi, gönüllere taht kurdu. sadece çocuklar mı? yetişkinler de ondan çok şey buldu kendinde. resim sevinci adlı programı ile iran'dan meksika'ya bir çok ülkede milyonların sevgilisi olmayı başardı.

1993 yılında lenf kanserine yakalandığını öğrenince programı bırakan ross, 1995 yılında ayrılır dünyadan; milyonlarca çocuğun ve yetişkinin yüreğinde bir sızı bırakarak...

selam olsun...

10 Nisan 2009 Cuma

Barış Manço'nun annesi rikkat hanım... nur içinde yatsın



yıl 1978... Kendisi de bir zamanlar Trt sanatçısı olan Rikkat hanım, sevgili oğlunun şarkısı "gülme ha gülme"yi seslendiriyor o naif sesiyle... şarkının sonunu değiştirerek... "barış bir gün toprak olur" yerine "barış büyür baba olur" diye, oğlunun ölümünü diline bile almak istemiyor...

ne diyebilirim ki...bu videoyu görünce şaşırdım, sevindim, hüzünlendim, burnum sızladı... hayat gerçekten de çok garip...
nur içinde yatsın her ikisi de...

8 Nisan 2009 Çarşamba

sevdiğim kitaplar-1 (mim)


sevgili Hasan Parlak'ın mimi, yeni bir yazı dizisi oluşturmama da pencere açmış oldu. bundan böyle en sevdiğim, beni en çok etkileyen, hayatımda iz bırakan, ya da moda deyimle hayatımdan teğet geçen kitaplar hakkında küçük alıntılarla güssel şeyler yazmayı kararlaştırmış bulunuyorum efenim.

mim konumuz: en sevdiğiniz kitabı tanıtmamız isteniyor.

iyi bir okur olduğum konusunda mütevazi olamayacağım. hakkını vererek, yaşayarak, tutkuyla okudum, okumayı öğrendiğim andan itibaren. yerdeki takvim yaprakları, yediğim tavuk dönerin sarılı olduğu gazete kağıdı, tarihi geçmiş gazeteler, osmanlıca yazılar...

durum böyle olunca "en" kavramı tek bir isimle ifade edilemiyor. o nedenle bu mimi bir dizi haline getirmeye karar verdim. ama burada bir başlangıç yapmak gerekecek ve aklıma ilk gelen kitaptan başlayacağım.

tanıtalım...zevkle...


KÜÇÜK PRENS

evet, benim sevgili küçük prens'im... insanoğlunun vücuda getirdiği en güzel şeylerden biri olsa gerek. hümanizmi, sevecenliği, şefkati, dost canlısı oluşu, zerafeti...

minicik gezegenine, koskoca dünya insanının oburluğuna inat, koca bir dünya sığdırmayı başarmış, sevgili ilk kahramanlarımdan, kişiliğimin oluşmasında büyük payı olduğuna inandığım, bunaldıkça tekrar tekrar okuyup yüzüme gülümsemeyi hatırlattığım sevgili fenomenim...

antoine de saint-exupery'nin dünya çocuklarına -ve üzerime alınarak bana da- armağanıdır bu kitap ve her dünya vatandaşının, çocukluğunda ; olmazsa ömründe en az bir kez mutlaka okuması gerektiğine inanmışımdır.
paslayalım efem...sevgili aydan atlayan kedi...