26 Mart 2009 Perşembe

the old ways



İnsanlar, eski insanların neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini, bugün kendilerinin hüküm sürdüğü dünyayı onlara hazırlayan, dünyayı bir zamanlar kendileri gibi tutkuyla seven eski insanların onlara bıraktığı şeyleri umursamıyorlar artık. Eski insanların yaşadıkları şeyleri, ocak başlarında anlattılar bir süre birbirlerine, tek bir kelimesine bile inanmayacak derecede kanıksayıncaya kadar. Hikmetli sözlerini atasözü haline getirdiler, zamanla gerçekliğini bir kenara bırakacak derecede sıradan konuşmalarda kullana kullana. Bir zaman mezarlarını ziyaret ettiler, o eski insanların; nesillerini onlara bağlayıp, böbürlenmek için, kendileri gibi olan diğer insanlara karşı. Sonra mezarlarını da unuttular ve geriye sadece alışkanlıklar kaldı. Hiçbir soylu gerçekliğe bağlayamadıkları, bununla beraber ölesiye bir bağlılıkla koruma altına aldıkları alışkanlıklar…

Savaşlar, yıkımlar, değişen yeryüzü, değişen hissediş, değişen zaman, eski insanların hatıralarını, mirasını da silip süpürdü insanların dimağlarından, gündelik yaşamlarından, hissedişlerinden, söylemlerinden… Önce erdemler terk etti insanoğlunun dünyasını. Sihirli lambalar, periler, cinler, adil hükümdarlar, uçan halılar, gizemli yazıtlar, bilgelikler, gizemler, inanışlar, masallara tıkılıverdi ve gördüğünden başka bir şeye inanmayan yeni bir nesil çıktı ortaya. Kendisi gibi olmayana tahammül edemeyen, kurduğu bu düzeni, edindiği yeni anlayışı her türden silahlarıyla koruma altına almış yeni bir nesil…

Bu yazı, yaşadıklarına inanmaktan kaçındığımız; efsane, masal, destan, menkıbe diye, yaşadıklarını küçümsediğimiz eski insanların hatırasına bir saygı duruşudur. Eski geleneklere, sezginin gücüne, değer vermenin yüceliğine, bilgeliğin gerçekten var olmuşluğuna ve yeryüzünü ayakta tutan, matematik ve fen formüllerinin ötesindeki güçlere bir saygı duruşu…

20 Mart 2009 Cuma

hey gidi karadeniz-2








17 Mart 2009 Salı

kimim ben (mim)


aslında en zor soruyla sıkıştırmış köşeye beni, sevgili kuzey ve defter. kendinizi nasıl anlatırsınız ki? bol eksik ve bol fazlasıyla, ipin ucunu kaçırmayayım derken.

neyse...

kendimi tanıtırken nedense aklıma hemen burcum gelir. yengecim ben... hem de layıkıyla... romantik sayılmam ama duygusalımdır. hayalperest birinsan olmamdan kaynaklaıyor olsa gerek, fantezi edebiyatına düşkünümdür. mitoloji,masal, efsane tarzı kitaplar okumaya bayılırım.eski mısır, eski medeniyetler, iskandinav edebiyat ve mitolojisi, kelt mitolojisi ve kültürü, en büyük tutkularımdır bu alanda. ha bir de tarihçiyim. ama sınıf öğretmenliği yapan bir tarihçi. mesleğmi yapamıyor olmak içimdeki milyonlarca ukteden yalnızca bir tanesidir.

edip cansever, nazım hikmet, turgut uyar, sunay akın, gülten akın, orhan veli, şiirdeki kahramanlarımdır.

loreena mckennitt'ı 2 gün dinlemezsem hasta olurum kesin. müzikteki diğer kahramanlarımsa enya, maire brennan, yanni, yeni türkü, incesaz, melihat gülses, fairouz, secret garden, gönül akkor ve tabii ki ezginin günlüğü... film müziklerine bayılırım.

en sevdiğim filmlerse yüzüklerin efendisi üçlemesi, patch adams, elizabeth serisi, robin Williams'ın aşkın gücü(robin williams her filmiyle izlenir ya...), cennette karşılaşacağınız beş kişi, al yazmalım, devlerin aşkı, amelie, güle güle ve kemal sunal-şener şen'li tarihi filmlerdir.

roman kahramanım da gandalf'tır ve cep telefonumun açılış mesajı "her şey çok güzel olacak" şeklindedir.erzurum'da yaşıyorum 13 yıldır ve Trabzonumu çok ama çok özledim.

en büyük hayallerim,sırasıyla; dünya turuna çıkmak, kitapçı ya da sahaf dükkanı açmak, bir kır evi inşa edip, her şeyden el ayak çekip orada yaşamak... bir hobbit gibi...:)

yeter galiba...

paslıyorum

ilgi çekici yazılarıyla orijinal delikanlı,

hacegan diye andığım haccecan

ve sanatseverliğini benden alıp,çok daha ileriye taşıdığını adım gibi bildiğim hanife usta

hadin bakim, kolay gelsin :)

9 Mart 2009 Pazartesi

ne zormuş insan olması...


en güzel yanımızdır, insancıl duygular taşımak... kimi zaman en büyük hayıflanışımız... işte bu ikilem de insan olmanın diğer bir garipliğidir. biyolojik olarak baktığımızda, insanı düşünen hayvan kabul eder, sıyrılırız işin içinden. ama el ayak çekilip de bir başımıza kaldığımızda, nerden geldiğini, neden geldiğini bile kestiremediğimiz, zihnimizi kemiren düşünceler, bütün ikilemleri çiğner de insan olmanın bazen çekilmezliğini kakar durur başımıza.

külkedisi olmak da insana has, kötü kalpli cadı olmak da... beyaz atlı prens olmak da insana has, isimsiz kahraman olmak da... hatta isimsiz olmak da...

aynı sorunlara farklı tepkiler vermek, aynı şeyleri farklı derinliklerde hissetmek, içlenmek, ağlamak, ağlayamamak, zararlı alışkanlıklar edinmek, zihnin labirentleinde kaybolmak, yetinmeyip yeni yollar eklemek, bu labirentlere...

delilik... evet, ne gariptir şu delilik... dahilikle arasındaki çizgiyi, yine insanların belirlediği, insanoğlunun korkulu rüyası...

kimse bir deliyle empati kurmaz... kurmak istemez...deliden bekler empatiyi... kendisine benzemesini bekler. bu beklentiyi taşıyan zihniyettir o insana deli yaftasını yapıştıran, işin garibi.

ya... işte böyle... delinin elinde deliliği kalır, akıllı geçinenlerse mutsuzluğunu akıllılığına büründürerek sürdürür deliyi deliliğiyle ve sebepsiz mutluluğuyla çekememeyi... için için yerinde olmayı mı dilemektedir dersiniz?