31 Aralık 2008 Çarşamba

unutamıyorum işte-5

DÖNÜŞ
Türk sinemasının, kendi kuşağındaki en başarılı sanatçılarından birisidir kesinlikle Türkan Şoray. Dönüş filmiyle de bunu inkar edilemeyecek şeklde tesciller. oyuncu, senarist ve yönetmen ünvanlarının hepsini üzerine alarak, bir tarih yazar türk sineması içinde.
dönüş, Türkan Şoray'ın, yüzünü Anadolu'ya çevirmiş, toplumun nabzını başarıyla tutan, halkın dili olabilmiş, başarılı bir sanatçı olduğunu kanıtlamakla kalmaz, türk sinemasında kadınların da en az erkek yönetmenler kadar başarılı, duyarlı, saygın çalışmalar ortaya koyabildiğini de gösterir.
dedik ya, Türkan Şoray, dönüş filminde sosyal bir konuyu işler: Yurt dışına gidip, değişerek dönen, dönmeyen ya da dönüşünün artık bir anlamı kalmayan gurbetçilerimizin durumunu işler. ve türk sineması diliyle geride kalan ailelerin durumunu... işlediği konu, anlatım, oyunculuk açısından türk sinemasının en iyi filmlerinden biri. konuya girmeyeceğim. çünkü hemen hepimizin bildiği bu şahae filmi kendi anlatımımla yavanlaştırmaya hiçde niyetim yok.
ama değinilmesi gereken bir diğer konu, Yalçın Tura'nın nefis müzikleri ve Seha Okuş'un getirdiği unutulmaz yorum.... hiçbir yorumcu, Seha Okuş'un verdiği ruhu verememiştir "hasretinle yandı gönlüm"e... aradan geçen yıllar, bu şarkının ününe ün kattıkça, Seha Okuş'un adına gizemli bir sır perdesi çeker. kimdir, ne iş yapar, neden milyonlarca bilinmedi? araştırmaya gerek duymadık pek. onu gizli bir kahraman olarak sakladık o ölümsüz şarkının ardına.
dönüş filmindeki şarkıyı söyleyen kadın...şarkını bildiğimizin yarısının yarısı kadar bilmedik seni. ama inan, bize eklediklerinin haddi hesabı yok... yaşıyorsan eğer, selamet içinde yaşa yıllarca daha... ama eğer sustuysa o masalsı sesin, nurlar içinde yat...
işte, dönüş filmini film yapanlardan birisi olan o şarkı. zevkle dinleyiniz.
perde ardındaki tüm emektarlara saygıyla...

30 Aralık 2008 Salı

krismıs ya da kimi yiyonuz lan siz


kendimi bildim bileli yeni yıl mesajları hep tiksindirmiştir beni. ekranda çıldırasıya bir eğlenceden verilmiş arada, kendine ait olmayan sözlerle, duymaktan el-aman denilmiş kelimelerle "aman, yeni yıl mesajımızı da verelim de aradan çıksın" edasıyla, kimi neden ilgilendirdiği bile belli olmayan garip bir gelenek.

"yeni yılın herkese şans, mutluluk, para ve aşk getirmesini..." falan filan...

bi de 80'li yılların gazetelerinde bitmekte olan yılı temsil edenle yeni yılı temsil eden yaşlı adam-bebek ikilisinin çizildiği karikatürler vardı. yaşlı adam gününü kaybetmiş kuşlar gibi... gözler şaşmış, deri sarkmış, kemal sunal'ın Gulyabanisi gibi bi halde.

ulan sanki o adamı o hale getiren uzaylılarmış gibi. kimse o adamın neden o hale geldiğini sorgulamaz. o adam daha bir yıl önce bebekti. neler görmüş ki bir yıl içinde, bu hale gelmiş kimse itibar etmez o ihtiyara... bir yıl içinde gördüğü savaşlar, cinayetler, bombalamalar, yalanlar, birbirin yiyen insanlar getirmiş o adamı o hale derdim hep. acırdım...

bebeğe de acırdım. yazık... bir yıl sonra sen de istenmeyeceksin. herkes yanındaki gencecik bebeğe itibar edecek. sen d tüketim dünyasının bir ürünü olarak, bir yıllık kısacık ömrünü tamamlayarak, tüketim karadeliğinin içinde yok olup gideceksin. kimse anmayacak artık seni.

kimse yeni yıl için iyi dileklerde bulunmasın kimseye. kuru dileklerimizden başka yaptığımız hiçbir şey yok. ertesi gün hepsini unutup, kaldığımız yerden devam edeceğiz, birbirimizi yemeye... kimbilir, o iyi dileklerin dilendiği saniyelerde, dünyada bir yerlerde çocuklar, kimilerinin ancak kötü niyetlerinden nasiplenebilecekler ancak. yeni yılın ne olduğunu, neden varolduğunu ve neden bunun kendi başına geldiğini bile sorgulayamadan, idrak edemeden terkedip gidecekler bu dünyayı.

mutlu yıllar, yaşlı , eski yıl adamı...

29 Aralık 2008 Pazartesi

üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder

"Mehmed Akif'in birinci safahat'e verdiği önsöz"
“İki gözüm, kardeşim Mithat Cemal’e.
Safahat’ta eğer şiir arıyorsan arama. Yalnız bir yeri vardır ki, hazindir.
-Göster!
-Küfe.
-Yok.
-Hasta?
-Değil.
-Kahve?
-Hayır.
-Hangisi ya?
-“ÜÇ BUÇUK NAZMA GÖMÜLMÜŞ KOCA BİR ÖMR-Ü HEDER”

(çeviri: şaban çuman)
rahmetle... özlemle...saygıyla...

unutamıyorum işte-4



KURULUŞ

isim sayamayacağım. o kadar çok kaliteli isim var ki... türk sinema tarihinin başlı başına bir özeti. baştan sona efsunlu bir destan. her sahnesi, her sözü, her repliği, her karakteri, duygu ve heyecan dolu...aşk dolu... televizyon tarihinde yapılmış en güzel işlerden birisi bence... osmanlı devleti'nin bir kılıç-kalkan devleti değil, bir ruh ve mana devleti olduğu, temellerinin bu mayalarla atıldığı vurgulanmış.fazla söze gerek yok...


28 Aralık 2008 Pazar

lanet olsun


hiçbir şey ilgimizi uyandırmıyor artık.hiçbir şey hassasiyet duygusuna sahip olmamıza yaramıyor artık. robotlaşmayı kabullendik ve acı ki sevdik. bırakmaya da hiç niyetimiz yok.başkalarının acısını o denli kanıksadık ki, sıradan sayıyoruz.


-cami bombalayarak, ilkokul bombalayarak, çocukları öldürerek, bunun için saati bile gözeten, bunları yaparak otoritesini kanıtlamaya, gücünü göstermeye çalışan İsrail'e...

-bütün bunları "kendini savunuyor" diye savunan , canilikte ve vahşette İsrail'den asla geri kalmayan medeniyet, islam ve insanlık düşmanı ABD'ye...

-Türkiye'yi, var olup olmadığını araştırmaya gerek bile duymadan,her fırsatta soykırımla suçlayan, ancak halen tüm dünyanın gözü önünde sürmekte olan daha elim soykırımlara kılını bile kıpırdatmayan yanlı, hain, insaniyetten uzak, Batı dünyasına...

LANET OLSUN...

unutamıyorum işte-3


şımarmak hülya avşar'a yakışır derler,sadece. yalan... gülşen bubikoğlu kadar şımarıklığı kendine yakıştırabilen başka biri daha var mıdır acaba? senelerdir oyunculuğuna hasret kaldığımız gülşen bubikoğlu, sinemamızın en güzel kahkaha atan, en güzel gülümseyen, soylu güzelliğiyle türk kadınının prototipi olabilecek kadınlarındandır.
beyazperdede göremesek de artık, televizyondaki filmleriyle gideriyoruz ara sıra özlemimizi. olsun... var olsun, bize ekledikleri için...
evcilik oyunu filminde ailelerin birbiriyle görücü usulü evlendirmeye çalıştığı iki gencin, farklı bir şekilde biraraya gelmesi işlenmekte. gülşen bubikoğlu,tarık akan,hulusi kentmen,mürüvvet sim,cevat kurtuluş, sami hazinses... devlerin resmi geçidi gibi, değil mi?
ama yine filmin finaline yakın çalan, kime ait olduğunu bir türlü öğrenemediğim bir şarkı filmin başrolüne oturur ve seyirciyi yakalayıverir.


27 Aralık 2008 Cumartesi

unutamıyorum işte-2

DAĞLAR KIZI REYHAN
aslında filmimizi bu denli etkileyici kılan,Kamuran Akkor'un tadına doyulmaz yorumu ve şarkılarıla filme kattığı ruhtur. film zaten "reyhan" şarkısı üzerine kurulu. kartal tibet'in delici bakışlarına bol bol yer verilen filmi değerli kılan elbetteki naif, kırılgan, zarif, güzel, o meşhur seslendirmeyle daha da şirinleşen filiz akın...

efendim,fakir kız ve fakir oğlan,mehmet ve reyhan, birbirini seven ve evlilik planları yapan bir çifttir. ancak reyhankızımız biraz şöhret heveslisidir. kötü gazino patronu (metin serezli) reyha'a göz koyar ve mehmet'in cebine uyuşturucu koydurarak demir parmaklıklar ardına yollar.

mehmet hapiste sevgili nubar terziyan'dan kumaın inceliklerini öğrenerek, bir yandan da büyük bir kinle bileylenerek dışarıya hazırlanır ve uygun bir fırsatı bulunca da gazinocu abimizin karşısına çıkar ve maının yarısını zar atarak elinden alır.

bu sürede reyhan'ın mehmet'ten bir oğlu olur (ömercik). mehmet'e ilk anda kanı ısınan ömercik, kısa bir süre sonra onun gerçek abası olduğunu öğrenir. aşk kine galip gelir ve mehmet'le reyhan biraraya gelmeye çalışırlar ancak bu o kadar kolay olmayacaktır.


kamuran akkor'un filmde seslendirdiği o güzelim şarkılarından "reyhan" .. zevkle dinleyin gari... ne varsa eski topraklarda var...

26 Aralık 2008 Cuma

unutamıyorum işte-1

AYŞECİK'LE ÖMERCİK
çocukluğa özlem olayını fazla mı abartıyorum bilmem ama, burada çocukluğumun ve yetişkinliğimin gereksiz duygusallıklarla ziyan olmasına sebep olmuş, ama önünde saygıyla eğilmeyi vazife bildiğim birkaç türk filmine değineceğim.sanırım 6-7 yaşlarıma rastlar çok bilmiş ayşecik ve ezikliğin en güzel sureti ömercik'le tanışmam.




Ayşecik:
sinema salonlarını oyalı mendillerini yedek yedek yanında taşıyan insanlarla doldurmasını başarabilmiş bu ukala kızımız, Sadri Alışık, Ayhan Işık gibi güzel abilerle girer hayatımıza siyah beyazlı filmler zamanından.Sadri Alışık, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın abilerin bir şekilde akrabamız olması hayalini ondan miras aldık diyebiliriz aslında. kim Sadri Alışık gibi, gülerken ağlayan,ağlarken gülen,şiir okuyan, içinde bir çocuk yaşatan , içli bir babaya sahip olmak istemez ki... gel gör ki onlar dahi sınanmalıdırlar...hem de en acı tecrübelerle. ne güzeldir ki filmlerin sonunda mendiller genelde mutluluktan ıslanacaktır.
Ayşecik'e hayat veren Zeynep Değirmencioğlu film yapımcısı ve senarist Hamdi değirmencioğlu'nun kızıdır. kimileyin külkedisi, kimileyin pamuk prenses, kimileyin polyanna kimliğine bürünerek iyice işler muhatabı olan neslin bilinçaltına. milenyum çağında komedi olur dramları, amerikalarda bile gülünmek için filmleri sipariş edilirken, Türkiye'de kimi orta yaş ve orta yaş üzeri insanlar bıyık altından gülmekte ve hayranlığını saklamaktadır. şimdi güldüğü ya da gülmeye çalıştığı filmlere bir zamanlar burnunun direkleri sızlayarak baktığı için midir dersiniz.
anladınız siz onu... :)




Ömercik:
ömercik size Haryy Potter'ı anımsattı mı hiç?... bana hep anımsatır. hem de ziyadesiyle.hatta Harry ömercik'in kötü bir kopyasıdır desem abartır mıyım? abartmam bana sorarsanız.

-harry potter kötü de olsa akrabalara sahiptir. oysa ömercik kimsesizdir,kimsesizlerin bile kimsesizidir.

-harry'i koruyup kollayan bir Dumbledore vardır, ancak ömercik kendi gibi biçare Ayşecik'ten başka bir hami bulamaz kendine.

-harry olağanüstü güçlerle arada bir mücadele etme lüksüne sahiptir, büyük işler başarabilir. oysa ömercik dramdan, acıdan ve yalnızlıktan başka hiçbir olağanüstülüğe sahip olmamıştır. mücadele edemez ve sevimli yüzünden başka bir silahı da yoktur.

-harry'nin ailesinin akibeti bilinir ancak ömercik ikinci planda kaldığı için ailesi hakkında bir malumat yoktur, neden kimsesizdir, mazisinde neler vardır ve durumu ne olacaktır sorularının hiçbiri yanıt bulamaz. dolayısıyla seyirci de ömercik adına ümitler geliştiremez filmin sonu için.

...

saysam bitmez liste ama filme geçmem lazım

AYŞECİK'LE ÖMERCİK

doktor ekrem (metin serezli) ve nevin(semra sar) kızları ayşe (zeynep değirmencioğlu)ile birlikte mutlu bir çifttir. nevin, yasak aşk yaşayan görümcesine yardımcı olmaya çalışırken, büyük bir hata yapar. kocası nevin'in adına gelen mektupları okur ve nevin'in kendisini aldattığına inanır.gece yarısı ev gelen hırsıza kızı ayşeyi verir.aile dağılır. ancak zaman nevin'in suçsuz olduğunu gösterecek ve feleğin perdesi bir kez daha nevin, ekrem ve ayşe'yi garip biçimde bir araya getirecektir.

bir başka yazımı kendisine ayıracağım semra sar, metin serezli,münir özkul, ali şen,avni dilligil, 1977 yılında sergiledikleri şahane oyunculuklarıyla el sallıyorlar bize. selam olsun hepsine...
...
filmin insnın içine işleyen soundtrack'ini de unutmadım. orda bir köy var uzakta şarkısını hiç bu kadar içli bir içimde dinlemiş miydiniz?

25 Aralık 2008 Perşembe

ilk kahramanımız cin ali


ilkokul öğretmeni Rasim Kaygusuz'un bizlere armağanıdır Cin Ali... çocukların okuma-yazmayı daha kolay kavrayabilmesi için -bir çok öğretmenin yaptığı gibi- bir öğretmenin basit ve önünde eğilinesi bir buluşun sonucudur. 1968 yılında bir öğretmenin hayalgücünden doğan cin ali, 40 yaşında ve bir neslin çocukluğunun soba arkası sıcacık gamsız günlerinde sevimli bir suret olarak yaşamaktadır. bir neslin tanığı, ailemizden biri ve hatta tanışmak için can attığımız, kahramanımızdır cin ali...

öyle değil mi?

bir çoğumuz ilk ressamlık denememizde onun narin ve sade duruşundan yararlanmadık mı? okumnın o heyecan verici tadına onun tanıklığında varmadık mı?

cin ali, neden-nasılcı bir çocuk olması, sürekli sorular sorması nedeniyle, çağdaşı olmaktan bıkıp usanmadığı çocuklara sorgulamayı, araştırmayı da öğretmiştir. o nedenle hepimizin ruhunda biraz da cin ali'lik yok mudur dersiniz?

2005 yılında tümevarım sistemine geçilmesiyle birlikte cin ali ile çocukların yolu ayrılmıştır. ancak cin ali ve eli öpülesi fikir babası Rasim Kaygusuz, o güzel yılların terbiyesiyle yetişmiş, büyüyememiş çocukların ve öğretmenlerin gönlünde her zaman var olacaktır.

gandalf vs. saruman

video

yine kendi montajım. bir başka lord of the rings videosu...

23 Aralık 2008 Salı

çocukluk asla geçmez


Hiçbir şey, yaşlı bir kadınla bir arada yaşamaktan; yaşlı, huysuz ve sevecen bir ihtiyarcığın yanında büyümekten daha eğlenceli olamaz. Yedi yaşında bir çocuk, kendisinden çok şey bulur, o yaşlı haminnenin eski püskü kuşağının dibinde.

Çocukluk, eninde sonunda gelir bulur sizi. Yedinizde elinizdedir, yetmişinizde ise elindesinizdir. Bu, hayatın –sanıldığının tam tersine- en güzel döngüsüdür. Başladığınız yere geri dönersiniz, yıllar sonra; hatıralarla, yaşanmışlıklarla, daha anlamlı bakışlarla, bilgeliklerle donatılmış eşsiz bir duruşla… Aynı evde karşılaşan -biri yedisinde, diğeri yetmişinde- iki çocuğun oynadığı oyun, birine mutlu bir hayatın, diğerine mutlu bir sonun kapılarını açar.
Ne sandınız yani? Ninelerle büyüyen çocuklar neden daha mutlu bir çocukluk geçirirler? Neden daha sağlam basarlar ayaklarını yere, ilerleyen yaşlarında? Öylesine bir kan bağıyla kestirip atmalı mı?

14 Aralık 2008 Pazar

gandalf

video

Yüzüklerin efendisi hayranlığım hala devam ediyor. kendi montajım... maxim'in exodus'u ile harika olmuş...

13 Aralık 2008 Cumartesi

uzay heparı sonsuza albümü hakkında


uzay heparı - sonsuza albümü nihayet çıktı... heyecanla bekledik, haftalardır...

ben kendi adıma bazı şeylere takıldım...bir çok durum onno tunç albümü için de dikkatimi çekmişti.

1- şarkıları yeniden düzenlerken neden ruhundan mümkün olduğunca uzaklaşılır?(vurulduk başta olmak üzere, birçok şarkı için geçerli)

2- albümde neden levent yüksel, demet ve aşkın nur yengi gibi uzay heparı ile varolmuş isimler yer almadı?

3- zeynep tunuslu şiir okumak zorunda mıydı ?

4-sertab erener yeniden yorumladığı şarkılarda neden jazz nöbetlerine tutulur (onno tunç albümünde sen ağlama şarkısının ve fahir atakoğlu-iz albümündeki İstanbul şarkısının akibeti de aynı olmuştu)

5- kınalı bebek melodisinin biçare şarkısının içinde işi ne? o yüzden mi kınalı bebek'in aranjesi o denli yavan kalmış?

6-şarkıcı seçimi son derece yersiz... ajda, nilüfer, nükhet duru, erol evgin gibi sanatçılar albümü uçurabilirdi...

açıkçası üstünkörü hazırlanmış gibime geldi... sonuçta uzay heparı için yeniden bir albüm hazırlanacağını sanmıyorum ve bu çalışmanın olabildiğine özenli olması gerektiğini düşünüyorum.

ama yine de masum değiliz şarkısı(cahit berkay faktörü etken olmuş diye düşünüyorum) ruhuna sadık kalabilmiş ve güzel olmuş.

5 Aralık 2008 Cuma

serçe


şiir...
şarkı...
gündelik şeyler belki de...

sahi,hangi dilde öter dersiniz
pencereye konan serçe?...

4 Aralık 2008 Perşembe

geride


her yağmurlu kasım sabahı
babam gider
yeniden
yeniden
ben uyanmadan


"almanya acı vatan"

3 Aralık 2008 Çarşamba

yazmasam nic'olurdu halim


"söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. yazı yazmak da hırstan başka ne idi ? burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. hırs hiddet neme gerekti? yapamadım. koştum tütüncüye, kağıt kalem aldımç oturdum. ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. kalemi yonttum. yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım."

sait faik abasıyanık -haritada bir nokta

........

ne kadar güzel bir dışavurum...

ne kadar güzel bir ifade şekli...

ne kadar güzel bir içtenlik...

yazmasak, nasıl geçer günlerin efkarı?

nasıl dinginleşir, geçip gidişini seyrettiğimiz, ama otomatik portakaldaki Alex misali, seyretmekten kaçmak istediğimiz halde, seyretmek zorunda bırakıldığımız ömrümüzün acımasız şiddeti, curcunası?

2 Aralık 2008 Salı

ıslak ıslık

ayrılmanın, geride kalmanın, ya da çekip giden olmanın, garip bir tadı vardır. olgunlaşmadan tadılmış meyvelere benzer, ekşi bir tadı... karşılıksız sevmek böyle değildir. daha tatminsiz, oburca bir beslenmedir o... oysa vazgeçmek, vazgeçilmek çok başkadır. acı bir meyveyi, acıya acıya tatmaktır, anlamsız bir iştahla, biteviye...
geçmişimiz, geriye dönüp de özlediğimiz acı meyvelerle doludur. geçmişimiz, ardımızdan hiç durmadan çınlayan sonbahar rüzgarı gibidir. göç mevsimi geldiğinde terkedip gitiğimiz yayla evleri gibidir; ardımızdan hep bekler. oysa kim döner, kim ölür bilinmez.
...
günün birinde, karadeniz köylerinin birinde, küçük bir kızla küçük bir erkek çocuğu, bir dere kenarında bulunurlar. (aşkın ne olduğunu bilirler mi dersiniz? bilirmiş olsalar gerek... büyükler arayıp da bulamazken, onlar bir dere kenarında, bir çocukluk serencamının içine buruş buruş saklayıp taşırlar büyümüşlüklerine...)
suyla oynarlar, dereye koca koca taşlar atarlar, sıçrattığı suyun kendilerini ıslatmasına izin verirer, finduk kabuğunu doldurmayacak yüzlerce cümle kurarlar havadan sudan... birlikte zaman geçirmek güzeldir. kız çocuğu ineklerinin adını sayar bir bir... en büyük ineği nasıl korkusuzca sağabildiğinden söz eder, bire bin katarak... çok iyi örgü ördüğünden, camide herkesten önce elifba'yı bitirip Kur'an'a çıktığından, bahçelerindeki armut ağacına kolaylıkla nasıl tırmandığından... çocuk dinler de dinler...
kızın kara lastiği suya düşünce bütün hülya dağılır. şiir de biter, aşk da biter, çocukluk da kapıdan çıkar gider. kara lastik gözden kaybolurken çocuk, kızın yüzüne bakar durmadan. burnunun üstündeki ağlarken oluşan kırışıklıklara, çenesinin aldığı o güzel biçimsizliğe, yüzünün aldığı, çoculuğun en güzel haline, aşkın en güzel haline, sevginin en güzel haline bakar...
-ne bakaysun yuzume, geri zekali...
-...
-koşsana lastiğumun peşinden.
-...
-ben şimdi anama ne deyeceğum?
-ben sana kendi lastiğumi verurum.
-ben ne edeyim senun lastiğuni, salak uşak, defol git başumdan!

lastik gitti... kız çocuğu gitti... çocuk gitti...
çocuk, ilk gençliğinin uzunca bir süresini, o lastiğin peşinden neden gitmediğini sorgulamakla geçirdi. orta yaşına yakın, o lastiğin peşinden gitmediğine, aşkın o ekşi tadını tattığına şükretti.
...
dudağında ıslak bir ıslık... güzeldi hayat, çok şükür...