3 Nisan 2008 Perşembe

eski trabzon

Ahşap bir kapının, yılların aşındırdığı eşiğinde oturup, ufukta kaybolmakta olan güzel geçmişi seyretmeye benziyor bu tuhaf his. Anımsama değil, belli… Çoktan akıp gitmiş sokaklar, renkler, yüzler, sesler, piyasalar, sadelikler, akşamüstü telaşları, baharlar, heyecanlar…
Bir daha hiç olmayacak, olamayacak insanlar, kapı önü sohbetleri, tertemiz gençlikler, evler, danteller, göbekli radyolar, alanlar, latifeler, “sabah şerif”ler…
Artık çoktan alaturka olmuş sesler ve sepya olmuş yüzler geçiyor içimden, garip bir özlemle… En masum halleriyle ve en güzel duruşlarıyla… Hiç kirlenmeyeceğini, hiç değişmeyeceğini sandıkları küçük dünyaları, küçük telaşları, küçük mahcubiyetleriyle… Hiç göremeyecekleri bir dünyayı görecek olanlara “peki, nasıl olacak?” sorusunu cevaplarcasına, bilgece bir tebessümle.
En güzel günlerimizi kolayıyla değiştik, biz… Alışveriş filelerini, topaçları, oyalı mendilleri, ucu yanmış içli mektupları, faytonları, sofaları, sardunyaları, melon şapkaları, bakır ustalarını, kır gazinolarını, komşu oturmalarını, çınaraltı sohbetlerini, mahalle berberlerini, al basan yüzlerimizi…
En garip yanlarındandır insan olmanın, özleyecek bir şeyler yaratmak, kendine… Ardına bakıp özlemle anmak için bir şeyleri tüketmek… Eskiye, eskittiklerine özlem…