9 Mart 2008 Pazar

salıncakta bir Atatürk


Bir öğretmen, bir çocuk dostu ve çocuk kalmakta direten biri olarak, Ata’nın en güzel resmi budur diyebilirim. Buna benzer başka fotoğrafları da var Ata’nın, ama bu resimdeki tat pek az resminde dikkat çeker. Alışkınız Ata’yı komutan, kahraman, reisicumhur, süvari, asker, hatta yeniçeri kıyafetinde görmeye… Hepimiz Ata’yı, görmek istediğimiz haliyle görmeyi seviyoruz.
Bense Atatürk’ün bu fotoğrafının asılması taraftarıyım ilköğretim sınıflarına. Çocuklara karşı sonsuz şefkat, hoşgörü, sevgi, içtenlik ve ümitle dolu bir insanın, çocuklara gerçekten de kendilerinden biri olarak sunulması gerektiğine inanıyorum.
Salıncakta sallanan bir Atatürk… Selanik’teki kırgın çocukluğuna bir selam var yüz ifadesinde; Yangınlarla dolu ilkyaz günlerine sessiz sitemsiz bir selam… Bütün aydınlık Türkiye çocuklarına bir mesaj var: “hepsi ama hepsi sizin içindi…”
Salıncakta bir Atatürk… Dünyanın ilk kadın pilotu Sabiha’nın, Profesör Afet’in, rençper Durmuş’un, mühendis Hakan’ın, Mimar Zafer’in, heykeltıraş Mehmet’in, Piyanist Fazıl’ın, Kemancı Suna’nın, sporcu Hamza’nın, müzisyen Sertab’ın… babası Atatürk…
Salıncakta bir Atatürk… Dünyanın kaderini değiştirecek iki savaştan, iki yangından muzaffer ve alnının akıyla çıkmış, ama gözlerinde ve yüreğinde kinden asla eser bulunmayan bir dünya lideri… Başka kaç milletin salıncakta poz verecek rahatlığa sahip bir lideri vardır, hiç düşündünüz mü?
Bu resmi böyle okudum ben… Çocukluğumdan beri en çok da bu fotoğrafını sevdim Atatürk’ün… Herkesin bir Atatürk’ü varsa, benim Atatürk’üm hepsi… Ama ille de en bana yakını, en cana yakını, çocuk Atatürk…

1 Mart 2008 Cumartesi

mevlana'yı anlamaya çalışmak








“Yalnızca susayanlar suyun peşine düşmez; su da susayanları bekler durur.” (MEVLANA).

İnsanoğlu, hayatı boyunca, -asla ulaşamayacağını bildiği halde- mükemmeli arar durur. Asla ulaşamayacağınız bir şeye, sürekli olarak yaklaşmak… Ama sadece yaklaşmak… Ulaşamamak… Korkutucu gelse de, hepimizin öyküsüdür bu. Her sabah daha bir taze, her sabah daha bir ümitli, her sabah daha bir kuvvetli, sürüp gittiğimiz ve rutin halini almış öykümüz…
Nedir, peki, insanı ayakta tutan, ona güç veren, onu bu kısırdöngünün yükseklik korkusundan azade kılan? Elbette ki bu sorunun cevabını veremeyeceğim. Ama şu açıktır ki; insan ve bilgi arasında, yalnızca insana bahşedilmiş olan harikulade bir bağ vardır. İnsan, öğrendikçe artan bir susamışlıkla, bilgiye doğru her defasında daha da büyük bir arzuyla ilerler. İnsanı var eden, insan kılan, üstün kılan, bu yolculuktur.
Hayatın, Yüce Yaradan’ın, bulmamız için hayatımızın kuytularına sakladığı irili ufaklı hediyelerle dolu olduğuna inanırım ben. İnsanoğlunun, bu armağanları bulma yolunda, başını birazcık öne eğmesi, derinlere, içinin derinliklerine bakması gerektiğine inanırım. Buna inanmayı severim.
Birazcık inanmaya ihtiyacımız var sadece. Tebessümlerin, bir demet çiçeğin, “merhaba” demenin, kucaklaşmanın, el sıkmanın, yeni bir günün, karşılıklı içilen, ince belli bardaktaki çayın, bayramlarda eve gitmenin, masallara inanmanın, kitaplara zaman ayırmanın, şiir okumanın, eski fotoğraflara bakmanın, mektup yazmanın, kart atmanın, bir dostu görmeye gitmenin, hediye almanın, “durup, ince şeyleri düşünmenin” sihrine inanmaya...
2007 yılı, UNESCO tarafından “Mevlana Yılı” ilan edildi. İnsanoğlunun Mevlana’yı anlamaya istekli oluşu sevindirici. Mevlana’nın sekiz yüz yıl önce yaktığı ışığı duyumsamaya başlamış gözlerimiz. Demek ki hala umut var. Belki de bu, Yüce Yaradan’ın bize diğer bir hediyesidir.
O zaman, Mevlana’nın hoşgörü ve sevgi dolu dünyasını yeniden keşfetmenin, tozlu raflardan indirip başucumuza, hayatımızın orta yerine koymanın, şimdi tam zamanı...
Atatürk ve Çocuk dergisi olarak yeni sayımızı Mevlana’ya ve güzel fikirlerine ayırdık. İstedik ki gözünü içine çevirebilen güzel bir insan olsun karşımızda, sayfalar boyunca. İstedik ki, bizler de bizi bekleyip duran “Bengisu”ya doğru, ışıklı birer yoldan, küçük de olsa birer yolculuğa çıkalım.
Hoşgörü, sevgi ve inceliklerle dolu bir dünya dileğiyle…