26 Mayıs 2011 Perşembe

prensiplerim vardır... gerekirse astığım...

inandıklarımızla, prensip sandıklarımız diyelim ya da, sergilediğimiz tutumlar arasındaki korkunç tezat hayatımızı fena halde tatlı tuzlu yapmakta, farkettim -yeniden-.  prensip diye öne sürdüğümüz şeylerle yaşantımızda bu prensipleri uygulamadaki tutarlılığımız arasındaki dudak payında geçiyor hayat aslında, en sürprizli, en cafcaflı, entrikalı, göz kırpıp, şakalaşır haliyle.
yazılı olmayan kurallardır, ve onlara tamı tamına bağlı olmayışımızdır, hayata hoşgörü, affetme, açık kapı bırakma, yeniden başlama, özür dileme, pişman olma, hatta tövbe etme, af dileme erdemlerini bahşeden. koyduğumuz kurallara sıkı sıkıya bağlanmama handikapıdır, insan ilişkilerine onarıcı bu güzellikleri sunan. ne garip bir çelişki... ve ne de güzel bir tuhaflık.
yaratıcının, koyduğu kurallara uyma konusunda uyardığı, o çok sevdiği insanoğluna, tövbe etmesi, af dilemesi durumunda kapıyı açması, bir anlamda kendi prensiplerini bir kenara bırakıp, insan sevgisini ön plana alması ve affediciliği, biz insanların dikkatini ne derece çekmiştir acaba?
bırakalım da bazı kurallarımız esnesin. bazı prensiplere uyma konusunda çok da titiz olmayalım. güzeldir kesin...

9 yorum:

mimhece dedi ki...

Ne kadar az kural, o kadar az takip, o kadar huzur... Anne çocuk arasındaki ilişkiyi kolaylaştıran şey... Az kural, az hayır:))

Adsız dedi ki...

Beni en çok şaşırtan şey, blog sayfasında çok iyimser, çok pozitif görünen kişilerin, gerçek hayatta hiç de böyle olmamasıdır. İyi de niye böyle polyanna ağzıyla yazarlar, doğal hallerini saklarlar, sorsan kendileri de cevap veremez.Ben bir bloggerim, iyi şeylere yönlendireyim insanları diyorsanız, lütfen önce kendi yanlışlarınızı görün derim.Prensiplerine sıkı sıkıya bağlı kalıp, diğer insanlara, siz gerekirse bu prensipleri askıya alınız demek ne kadar samimi sahi?

pessoa dedi ki...

sayın adsız, bu yorumu denk gelip okur musunuz bilemem ama şuna emin olun ki bol bol asıyorum o prensipleri... büyük konuşup da sonra büyük laflarını (ne güzel ki) yiyen biriyim ben :)

Adsız dedi ki...

Sayın Pessoa,denk geldim ve okudum. Bu iki satırı yazmak için 2 ay boyunca acaba ne yazsam diye bocalamanız, ne yazık ki kaleminizin çok da güçlü olmadığını düşündürdü bana.Yazdıklarınıza değil lakin şu yukarıdaki ":)" işaretine ne çok şey sığdırmışsınız hayret etmemek elde değil doğrusu. Alay, küçümseme, karşısındakini kırmanın verdiği sevinç, hatta gurur....vs
Tanıdığım nice insan, hayatının bir devresinde bir şekilde, büyük laf ettiğinden bahsetmiştir. Ben de etmişimdir bilmeden. (Bir yerde, beşerin şaşabileceğini okumuştum.) Gelin görün ki, ilk kez büyük laf söyleyip sonra da o büyük laflarını yiyen birinin mutluluğuna şahit oluyorum.Kimbilir, belki de insanlara okuyun diye salık verdiğiniz Mevlana'yı kendiniz hiç anlayarak okumamışsınızdır. Üzülerek söylemeliyim ki, kahramanınız Küçük Prens'in felsefesini de hiç kavrayamamışsınız siz.
"- İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bi tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. "Çiçeğim oralarda bir yerdedir" der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir. Bu da mı önemli değil?
Daha ileri gidemedi, birdenbire hıçkırıklarla ağlamaya başladı." Eğer bir gün, Küçük Prens'in o anda niye ağladığını anlarsanız ama gerçekten anlarsanız, işte o zaman cevap yazın lütfen, 2 ay beklemenize lüzum yok.

pessoa dedi ki...

yukarıdaki yorumu yazan arkadaşım, yorumunu yayınlıyorum. bu seni mutlu edecektir sanırım. roman yazmışın resmen. seni ciddiye alıp yazdıklarına açıklama da getiriyorum.
1-bu yazıdaki amacım sevdiğimiz insanlar için kurallarımızı biraz esnetebileceğimizi anlatmaktı.
2-o gülücük sadece bir gülücüktür, sadece neşe içeren bir gülücük, o kadar... tanımadığım bir insana "Alay, küçümseme, karşısındakini kırmanın verdiği sevinç, hatta gurur....vs" (bunlar aynen senin tabirlerin, hayretle ve aynen aldım)gibi duygular güttüğüme hüküm verdiğine göre oldukça problemli bir yapın var.
3- ben büyük bir yazar falan değilim, kalemimin güçlü olduğunu falan da iddia etmedim, bu da senin takıntın.beni bu derece ciddiye aldığın için teşekkürler.
4-büyük laflar edip sonra da yemek insana mahsustur ve bu blog sıradan bir insan tarafından sıradan insanlar denk gelip okur diye yazılmıştır. bunlar insanca şeyler. anladığım kadarıyla yazıyı değil tamamen kafandaki hezeyanları okumuşsun.
5-mevlana bir okyanustur. anlayabilmek için okuyup duruyoruz ve bir ömrün buna yeteceğini sanmıyorum. sen anlamışsın, belli ifade tarzından. küçük prensin felsefesini de mevlananınkiyle beraber açıklayıp bizi de aydınlatırsanız sevinirim, bir sonraki tuhaf ve zehirli cevabınızda.
selam ve saygı ile...

(unutmadan, cevap vermek için iki ay beklememin sebebi, önemsememekti, çünkü bir eleştiri değil saldırı yazmışsınız. sonunda saygımdan yayınlamaya karar verdim. cevabı için iki ay düşünülmüş bir iki cümle yazdığınızı düşünmeniz düşündürücü... blog adresinizi de verseniz de muhteşem kaleminizden nasiplensek... yoksa üretmek yerine hazır yazılanları okur gibi yapıp da okumayıp saldırı yazmak mı tek maharetiniz?)

Adsız dedi ki...

Aslında bu tatsız yazışmadan en az ben de sizin kadar sıkıldım. Ancak benden tuhaf ve zehirli bir cevap beklentinizin olduğunu öğrenince, yazayım dedim. Roman yazmıştım, bu sefer destan yazayım bari. Merak etmeyin, Manas’ı geçmemeye gayret edeceğim.
Sayın Pessoa, yazılarınızda öyle sevecen, öyle hümanist, öyle munis bir haliniz var ki, bu yorumun gerçekten size ait olup olmadığı konusunda şüpheye düştüm. Bu ne yaman çelişki diye düşündüm. İnanın, sizi üzeceğimi bilseydim yazmazdım. Daha önce olumlu bir cümle yazdığımda hemencecik yayınlamıştınız, yine öyle olur sandım. Anladım ki, yorumumuzu yayınlamanız için biraz övmek gerek yazılarınızı. Keşke beni tanısaydınız da, yorumumun yayınlanması gibi şeylerle mutlu olamayacağımı bilseydiniz. Ayrıca, bloğunuza yorum yapan birini ciddiye almanız, önmsemeniz ne yüce, ne asil bir davranış. Asıl beni ciddiye aldığınız için çok mutlu oldum, kolay kolay hiçbir blogger yapmaz bunu. Teşekkür ederim.
Ben sadece size değil, yaptığı şeyle, yazdığı şey arasında fark olan tüm insanlara aynı tepkiyi veririm yıllardır. Makyaj yapmış bir kadına benzetirim bu cümleleri, doğallıktan uzak bulurum. Çünkü altında saklanan bir yüz vardır. Şu makyaj temizleyicilerden sonra, kusurlarıyla baş başa kalan, savunmasız bir kadından hiç farkı yoktur bence. “bırakalım da bazı kurallarımız esnesin, bazı prensiplere uyma konusunda çok da titiz olmayalım” cümlesinde, bir tavsiye var. Yani bunu uygulamış, olumlu sonuçlar almış, çevresindeki insanların da bundan faydalanmasını isteyen, yaşını başını aldığı için kahvehane köşelerinde gençlere öğüt verme hakkını kendinde bulan birine ait bir cümle bu. Ben de şunu merak ettim: Siz gerçekten kurallarınızı esnettiniz mi hiç? İlk yorumumda da bunu ifade etmiştim. Ancak siz öyle ciddiyetsiz ve konuyla ilgisiz bir yorum yapmıştınız ki, ikinci yorumda sizin ifadenizle “saldırı” cümlelerini yazmak zorunda hissettim kendimi. Ha bu arada sizi kutlarım, benim de bir blogum var ama henüz yorum yapanların kafasındaki hezeyanları okuma mertebesine erişemedim. Öyle hemen karakter tahlilleri de yapamıyorum, sizin gibi problemli insanları şıp diye anlayamıyorum nedense. O yüzden blog adresimi vermeyeceğim. İfadelerinizden iyi niyetli bir takipçi olmayacağınızı anlamak hiç de zor değil. Hem ben sık yazarım, yılda 3-4 yazıyla idare etmem, hepsini okumak hayli zamanınızı alabilir.

Adsız dedi ki...

Gelelim Mevlana ve Küçük Prens’e. Ben, anladığınızda cevap yazın demiştim ama olsun yine de yazmışsınız. Her şeyden önce şunu yazayım: Mevlana’yı okuyarak anlayamazsınız. Kaybolursunuz okyanusta. Onu anlamanın tek bir yolu vardır. Sevmek. Anlamanın tek yolu budur. Yok yok, beni yanlış anladınız, “sevdiğini söylemek” değil, “SEVMEK”. Her şeye rağmen sevmek, gerekirse kendinden vazgeçmek ama asla ondan vazgeçmeden sevmek, hatası olduğunda bile sevmek, o var oldukça sevmek, o gidince sevmek, öldüğünde sevmek, o yanında olmayınca sevmek… Eserlerini yüz bin kere hatmetseniz de boş, okuyarak anlayamazsınız çünkü hissetmeniz gerek. Gönül bağı gerek, o duyguyu dolu dolu yaşamış olmak gerek. Çünkü dildeki sevgiyle, yürekteki sevginin farkını anlatır bize Mevlana. Yaratanın yarattığı her şeyi sevme gücüdür onu bu yüzyıla taşıyan. Affetmektir, hoş görmektir, bağışlayıcı olmaktır. “Affedin, hoş görün, bağışlayıcı olun” demez Mevlana, bunu uygular. Bu yüzden evrenseldir. Küçük Prens’e de aynı hissiyatla yaklaşmalı. Yoksa nazlı, yalancıktan öksürüveren, ona kendisini sevdiğini bir kez olsun söylemeyen kendini beğenmiş küçücük bir çiçeğe, duyduğu sevgiyi nasıl anlayabiliriz? Gönülden bağlanmasa, ne üşümesini, ne de koyunun onu yemesini umursamazdı. Koyun o bir tek çiçeği yediğinde, tüm yıldızlar sönüvermezdi ona göre. Çok uzağında olsa bile, sadece çiçeğinin oralarda bir yerde olduğunu bilmekle, mutlu olan kaç kişi vardır ki… Çok uzakta olmasına rağmen, sadece onun var olduğu duygusuyla mutlu oldunuz mu siz hiç? Sanırım Don Kişot’un sevgisine bakış açınızın yanlışlığını da anlatabilmişimdir. Basit bir kız değildir, düşestir ona göre. Bunu anlatmak istemiştim.
Beni sorarsanız, ben sevdim, hem de çok sevdim, bana yanlış yaptığında da sevdim, terk ettiğinde, kalbim kırılıp, paramparça olduğunda, hatta yanında başka birini gördüğümde bile. Gittim dikildim karşısında, hayır diyeceğini bilerek, dedi de zaten, olsun ben elimden geleni yaptım… Bırakmadım hiç sevmeyi, usanmadım hiç. “O olmazsa, başkası da olur, aman boş ver karanlıkta hepsinin tadı aynı” demedim hiç. Bakmadım ondan başkasına. Gözden ırak, gönülden ırak olurmuş diyenleri utandırdım inadına. Belki de bu yüzden anlamışımdır Mevlana’yı… Giden Şems’in ardından, sevmeye devam eden, özleyen, ona ulaşmak için mücadele eden Mevlana’nın dilinden sorayım o halde:

“Âşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.”

Selamınız, saygınız başım üstüne, sağ olun, bilmukabele…


(Tanımadığım insanlara senli benli yazmak hoşuma gitmiyor, o yüzden ikinci çoğulu kullandım. Önce senle başlayıp, sonra sizle biten cümlelerinize bakılırsa, siz bu konuda kararsızsınız biraz.)

Adsız dedi ki...

(2 parça halinde yazmak zorunda kaldım, umarım her iki parça da ulaşır size.)

Adsız dedi ki...

kusura bakmayın, içimde başka şeylere duyduğum hiddeti, size yansıttım. özür dilerim. giderek hınç dolu bir toplum haline geliyoruz, siz de farketmişsinizdir. hepimiz her önümüze gelene sözlü veya fiziksel şiddet uygular olduk. dayak yemeyen kalmadı memlekette. umarım beni afferdersiniz. yazınızı önyargılı okuduğumu kabul ediyorum. kalın sağlıcakla.