30 Ekim 2011 Pazar

bir ben var bende, benden hazzı yok

içimdeki ikinci bir benle tartışıp duruyorum kıyasıya. otorite mücadelemizle, birbirimize karşı haklı çıkma gayretimizle tamamen farklı iki kişiyiz. ona bir isim vermedim, o kadar. birbirimize tahammülümüzün olmadığı, birbirimize diş bilediğimiz zamanlar çoğunlukta. hani somut olarak karşılaşabilsek, saç saça, baş başa birbirimize gireceğimiz derecede bu zıtlık. kendimle barışık olduğum zamanlarda bile, o ikinci ben'e nispet yapar gibi seviyorum kendimi. bu sevgiden ona düşen bir pay bırakmıyorum yani.
iyi de aynı ruhta neden bu kadar ayrıyız, hatta hasım olabiliyoruz ki, birçoğuna göre varolmayan bu ikinci benle?
aramızda çok fazla far var bi kere. inatlaşıyoruz birbirimizle. ben iyi niyetler besleme gayretine girsem, o için için fesatlıklar yetiştirme gayretinde. ona uyup, kötü niyetlere yönelsem, kahkahalar atarak, aslında aslında her zaman böyle  biri olduğumu bağırıyor suratıma.
yanımda değil, karşımda olmayı seviyor her daim. üstünde durmadan, üstünkörü geçip gitmeme izin vermiyor. ayrıntıları gözüme sokup duruyor. özü perdelemeye çalışıyor. uykumu bölüyor, felaket senaryoları diziyor, her şeyi olduğu gibi görmeme mani oluyor.
ben kendimi savundukça, o da kendini savunuyor... ben onu anlamaya çalıştıkça anlaşılmaz bir hal alıyor, işimi zorlaştırıyor, aramızda bitip tükenmeyecek husumeti, mücadeleyi sezdirip pişman ediyor. ben beyazsam o karalara bürünüveriyor. safına geçmeme izin vermiyor. karşımda olmasının varlık sebebi olduğunun farkında. ben bazen unutuveriyorum, ama o hep tetikte ve asla ödün vermiyor.
bu yazıyı da bağlayamayacağım... sürer gider bu durum...

15 Haziran 2011 Çarşamba

sevgili iğrenç duvarım

Kinden, hınçtan, öfkeden, irinden duvarlar örüyoruz bazen, hayatımızın etrafına. Kanıksanmış alışkanlıklar mı, yoksa sürüp gitmekte olan durağan devridaim mi dürter insanı, bilemem, ama kimi zaman bir söz, kimi zaman bir tavır, kimi zaman bir yanlış anlamadır, günübirlik koyduğumuz tuğla, bu sevimsiz duvara. Sağ olsun, sevdiğimiz insanlar da omuz verip, duvarı tamamına erdirmemize yardımcı olunca da...

Yapmak zordur, yıkmak kolaydır derler ya... Bu duvarı yapmak pek zor olmuyor, kendiliğinden örülüveriyor ama yıkmak zor. Sahipleniveriyorsunuz üstelik sevimsizliğini bile bile...

26 Mayıs 2011 Perşembe

prensiplerim vardır... gerekirse astığım...

inandıklarımızla, prensip sandıklarımız diyelim ya da, sergilediğimiz tutumlar arasındaki korkunç tezat hayatımızı fena halde tatlı tuzlu yapmakta, farkettim -yeniden-.  prensip diye öne sürdüğümüz şeylerle yaşantımızda bu prensipleri uygulamadaki tutarlılığımız arasındaki dudak payında geçiyor hayat aslında, en sürprizli, en cafcaflı, entrikalı, göz kırpıp, şakalaşır haliyle.
yazılı olmayan kurallardır, ve onlara tamı tamına bağlı olmayışımızdır, hayata hoşgörü, affetme, açık kapı bırakma, yeniden başlama, özür dileme, pişman olma, hatta tövbe etme, af dileme erdemlerini bahşeden. koyduğumuz kurallara sıkı sıkıya bağlanmama handikapıdır, insan ilişkilerine onarıcı bu güzellikleri sunan. ne garip bir çelişki... ve ne de güzel bir tuhaflık.
yaratıcının, koyduğu kurallara uyma konusunda uyardığı, o çok sevdiği insanoğluna, tövbe etmesi, af dilemesi durumunda kapıyı açması, bir anlamda kendi prensiplerini bir kenara bırakıp, insan sevgisini ön plana alması ve affediciliği, biz insanların dikkatini ne derece çekmiştir acaba?
bırakalım da bazı kurallarımız esnesin. bazı prensiplere uyma konusunda çok da titiz olmayalım. güzeldir kesin...

30 Mart 2011 Çarşamba

kül vakti


sahi, kül vakti midir dersin ey hayat? ya sen yorucusun ya da ben seni becerip de yaşayamadım, kendimi yordum. yahut her ikimiz de fena değilizdir ama insanlar her ikimizi de anlamamakta fena halde inat gösteriyorlardır. her üç durumda da geçip gidiyorsun işte, yarım yavan...