15 Aralık 2010 Çarşamba

durmuş saatler yazısı


bazen durmuş bir saate bakıyormuş hissine kapılıyorum. etrafta dönüp, devredip duran seyrüseferi bir ekranın gerisinden izliyormuşum gibi bir his... ne ileriye, ne geriye, ne geçmişe, ne geleceğe, ne kendime ne de başkasına ait olmama hissi diyeceğim ben buna. kalanlar, gidenler, sitem edenler, acizler, güçlüler,kibirliler, yalancılar, densizler, idealize karakterler... değişip duran bir hayata garip bir mesafeden bakmak... sana kalan sadece etkileri... istediğin kadar hissiyatını ver, önünde sonunda film bitiyor ve sen devamında yoksun.
bazen durmuş bir saate göre otobüs beklediğimi düşünüyorum, durakta... aymıyorum, ayamıyorum, aymak istemiyorum belki de. yol arkadaşlarımın hepsi eve varmış, gündelik hayatlarına çoktan başlamışlardır belki de. ben beklemeyi kanıksadım mı ne? gelen ya da gelecek olan otobüs de umurumda değil artık sanırım. yolculuğum da uçup gitmiş belleğimden. yolcu değilim artık ben... durakta bir bekleyiciyim.
bazen durmuş bir saate göre beklediğimi düşünüyorum, güzel bir pazar buluşmasını... kalabalıktan kimin çıkıp geleceği de umurumda değil aslında bundan sonra... beklemeyi öğrenmişim çünkü ve en iyi yaptığım iş için buradayım artık...

14 Aralık 2010 Salı

hayatta... nasıl olursa...

bi kere ölüm var. oturup kendini heba etmenin de, gereksiz şımarıklığın da alemi yok. ölüm o kadar güzel bağlıyor ki bütün bitirmeyi beceremediğimiz cümleleri. herkese ayrı ayrı yazılmış orijinal birer hikaye ve final de cabası.
ama arabesk bir milletiz ya, hep ölümden yanayız. sanki ölümü alıp kaçan var önümüzden.
"ölsem de kurtulsam."
"senin için ölürüm."
"vatanım için canımı veririm."
"öleyim de herkes rahat etsin."
"bu hastalık beni öldürür."
...
kimse hayatta kalıp tadını çıkarmanın, hayattayken işe yaramanın derdinde değil mi? kim ne derse desin, cesedimiz kimsenin işine yaramaz. ölümümüz de kimsenin işine yaramaz. hayatta kalıp birşeyleri başardığımı, güzelleştirebildiğimi, değiştirebildiğimi, birşeylerin üstesinden gelebildiğimi görmek en güzeli. ardımdan söyleyecekleri güzel sözler umurumda bile değil. hayatta olup eleştirileri göğüslemeyi tercih ederim. her sabah uyandığımda, uyandığıma şükretmeyi alışkanlık haline getirdim. şükrederek başladığım bir günün sonu kötü olmadı hiç.
ne kadar da severim ve kahramanlık destanlarından çok daha içten bulurum sunay akın'ın dizelerini:
"bayram yerinde canlandirilirken
kentin kurtulusu
ayaklari kesilen gazi
hiç düsünmeden
degisir madalyasini
çorap kokusuna"

son mu? ölüm beni er geç bulur nasılsa, kaşınmaya gerek yok. kaldı ki öncesi ve sonrası olmayan bir yaratıcının eseriyim ben. ölüm sonum olabilir mi hiç?

bu yazı acaip asabi bi yazıdır

yok, olmuyor... işte yine bir şeyler yerine oturmuyor. ve ben yine bükülmemesi gereken şeyleri büküp biçimlendirme çabası içindeyim.zorlamayla olmayacak. kırılacak bir şeyler. ya yine ben, ya yine bir başkası, ya da yine her ikisi... sonra kendimi ifade edememek, konuşarak bir şeyleri düzeltememek... yazıyla becerebilmek kendini ifade etmeyi ve zaten yazdıklarımı kimselerin okumaması... sonuç olarak elde sıfırın, hatta sıfırın altında değerlerin kalması, vesselam...
beklemek güzel değil... hiç değil... zor... ve özdeyişlerdeki gibi sonunda yaldızlı ödüller var mı yok mu, şüpheliyim artık. buna inancımı eskisi kadar ısrarla sürdüremiyorum.  iştahla önünde beklediğin kapıdan hep bir başkası çıkıyor.
dengesiz hayat, bana kattıklarını başıma kakıp durmayı bırak artık. ben de sana çok şeyler kattım. seni her fırsatta güzelledim, yere göğe sığdıramadım, başkalarına sevdirekten bile geri kalmadım... sağır kulakların bunları duymadıysa aç ta blogumu oku, gel de bi çayımı iç, iki kelam edelim, kulak ver bana... nankörün tekisin. işin kolayına kaçıp duruyorsun. ebe hep ben oluyorum ve sen kötü bir oyun arkadaşı oluyorsun çoğu zaman. ben labirentimin sonuna gelmeden sen bir yenisini koyuyorsun önüme.
sana verdiğim siparişler gecikti... mızıkçılığı bırak... bekliyorum...