15 Aralık 2010 Çarşamba

durmuş saatler yazısı


bazen durmuş bir saate bakıyormuş hissine kapılıyorum. etrafta dönüp, devredip duran seyrüseferi bir ekranın gerisinden izliyormuşum gibi bir his... ne ileriye, ne geriye, ne geçmişe, ne geleceğe, ne kendime ne de başkasına ait olmama hissi diyeceğim ben buna. kalanlar, gidenler, sitem edenler, acizler, güçlüler,kibirliler, yalancılar, densizler, idealize karakterler... değişip duran bir hayata garip bir mesafeden bakmak... sana kalan sadece etkileri... istediğin kadar hissiyatını ver, önünde sonunda film bitiyor ve sen devamında yoksun.
bazen durmuş bir saate göre otobüs beklediğimi düşünüyorum, durakta... aymıyorum, ayamıyorum, aymak istemiyorum belki de. yol arkadaşlarımın hepsi eve varmış, gündelik hayatlarına çoktan başlamışlardır belki de. ben beklemeyi kanıksadım mı ne? gelen ya da gelecek olan otobüs de umurumda değil artık sanırım. yolculuğum da uçup gitmiş belleğimden. yolcu değilim artık ben... durakta bir bekleyiciyim.
bazen durmuş bir saate göre beklediğimi düşünüyorum, güzel bir pazar buluşmasını... kalabalıktan kimin çıkıp geleceği de umurumda değil aslında bundan sonra... beklemeyi öğrenmişim çünkü ve en iyi yaptığım iş için buradayım artık...

14 Aralık 2010 Salı

hayatta... nasıl olursa...

bi kere ölüm var. oturup kendini heba etmenin de, gereksiz şımarıklığın da alemi yok. ölüm o kadar güzel bağlıyor ki bütün bitirmeyi beceremediğimiz cümleleri. herkese ayrı ayrı yazılmış orijinal birer hikaye ve final de cabası.
ama arabesk bir milletiz ya, hep ölümden yanayız. sanki ölümü alıp kaçan var önümüzden.
"ölsem de kurtulsam."
"senin için ölürüm."
"vatanım için canımı veririm."
"öleyim de herkes rahat etsin."
"bu hastalık beni öldürür."
...
kimse hayatta kalıp tadını çıkarmanın, hayattayken işe yaramanın derdinde değil mi? kim ne derse desin, cesedimiz kimsenin işine yaramaz. ölümümüz de kimsenin işine yaramaz. hayatta kalıp birşeyleri başardığımı, güzelleştirebildiğimi, değiştirebildiğimi, birşeylerin üstesinden gelebildiğimi görmek en güzeli. ardımdan söyleyecekleri güzel sözler umurumda bile değil. hayatta olup eleştirileri göğüslemeyi tercih ederim. her sabah uyandığımda, uyandığıma şükretmeyi alışkanlık haline getirdim. şükrederek başladığım bir günün sonu kötü olmadı hiç.
ne kadar da severim ve kahramanlık destanlarından çok daha içten bulurum sunay akın'ın dizelerini:
"bayram yerinde canlandirilirken
kentin kurtulusu
ayaklari kesilen gazi
hiç düsünmeden
degisir madalyasini
çorap kokusuna"

son mu? ölüm beni er geç bulur nasılsa, kaşınmaya gerek yok. kaldı ki öncesi ve sonrası olmayan bir yaratıcının eseriyim ben. ölüm sonum olabilir mi hiç?

bu yazı acaip asabi bi yazıdır

yok, olmuyor... işte yine bir şeyler yerine oturmuyor. ve ben yine bükülmemesi gereken şeyleri büküp biçimlendirme çabası içindeyim.zorlamayla olmayacak. kırılacak bir şeyler. ya yine ben, ya yine bir başkası, ya da yine her ikisi... sonra kendimi ifade edememek, konuşarak bir şeyleri düzeltememek... yazıyla becerebilmek kendini ifade etmeyi ve zaten yazdıklarımı kimselerin okumaması... sonuç olarak elde sıfırın, hatta sıfırın altında değerlerin kalması, vesselam...
beklemek güzel değil... hiç değil... zor... ve özdeyişlerdeki gibi sonunda yaldızlı ödüller var mı yok mu, şüpheliyim artık. buna inancımı eskisi kadar ısrarla sürdüremiyorum.  iştahla önünde beklediğin kapıdan hep bir başkası çıkıyor.
dengesiz hayat, bana kattıklarını başıma kakıp durmayı bırak artık. ben de sana çok şeyler kattım. seni her fırsatta güzelledim, yere göğe sığdıramadım, başkalarına sevdirekten bile geri kalmadım... sağır kulakların bunları duymadıysa aç ta blogumu oku, gel de bi çayımı iç, iki kelam edelim, kulak ver bana... nankörün tekisin. işin kolayına kaçıp duruyorsun. ebe hep ben oluyorum ve sen kötü bir oyun arkadaşı oluyorsun çoğu zaman. ben labirentimin sonuna gelmeden sen bir yenisini koyuyorsun önüme.
sana verdiğim siparişler gecikti... mızıkçılığı bırak... bekliyorum...

27 Ekim 2010 Çarşamba

paylaşiim be :)

efendim, bu şarkıyı bir arkadaşımla beraber evde kaydettik, bir hatıra kalsın diye, ama olumlu eleştiriler bir hayli olunca "paylaşırsam komik duruma düşer miyim" korkumu bir kenara bırakıp paylaşmaya karar verdim. malum, internet alemi komedyenlere taş çıkartacak amatör ruhlu anadolu kaplanlarıyla o kadar dolu ki.. :)

umarım o kervanın bir yolcusu olmam. zaten iyi niyetle yaptığımız mütevazı çalışmamızı yedi düvele duyurma çabamız da yok. kaldı ki benim gariban bloğumun gelen gideni kaç kişi ki, değil mi ama ? :)

17 Eylül 2010 Cuma

kitap okumamakla övünen insanus


Birçoğumuz yüz yüze gelmişizdir bu insan türüyle. Böbürlenerek dile getirdikleri maharetleri (!) ise kitap okumamaktır. Basbayağı okumamak.

“Çok iyi bir kitap… Okuduğum tek kitap budur.”

“En son Cin Ali’yi okumuştum galiba! Ehe ehe…”

“Vay! Kitap ha, ne kadar da entelektüelsin!”

“Oku oku, iyidir okumak.”


Adam sanki hayatın tüm sırlarına, erdemlerine ve bilgeliğine sahip olmuş da, ulu bir kişilik mertebesine yükselmiş de, kitabı, okumama alışkanlığı edinmemiş, böyle bir şeye hayatında yer vermemiş olmasıyla, bu ayıbıyla bir de yüceltmeye kalkıyor: “Çok iyi bir kitap… Okuduğum tek kitap budur.” Sanki başka bir kitap okumuş da, kıyaslamış ve bu kitabın diğerleri arasından sıyrılan bir kitap olduğunun ayırdına varmış. Okumayan bir insan, bir kitap hakkında referans vermekte.

En son Cin Ali’yi okumak bir erdem değil, bir eksikliktir, ayıptır, böbürlenme değil utanma vesilesidir. Birileri bu insanlara bunu anlatmalı. Yoksa genel geçer bir doğru halini mi almaya başladı okumamak?

Okumak entellektüalitenin değil, bir ihtiyacın gereğidir. Yani bu övünmemiz gereken bir durum değil, zaten bir ihtiyacın karşılanmasıdır. Ama azınlığa düşmüş ve okumanın bir erdem olduğuna inanıyorsanız o başka… İhtiyaç sözcüğü bir toplumda beslenme, barınma ve cinsellik gibi üç kelimeye güdülmüşse, siz bir okur olarak mâlâyâni ile iştigal ediyor ya da lüks içinde yüzüyorsunuz demektir aynı toplumun değer yargılarına göre.

İnsanlık tarihinin birikimleri, bugünlere kitaplarla ulaştı, zenginleşe çoğala… Okumuyorsanız, eksiksiniz bu devridaimden. Artık o eksik sözcüğünün yanına birçok sıfat gelip çoğaltılabilir. Kalkınmanın, bilgi sahibi olmanın, insanlığın gereği olarak başkalarına faydalı olabilmenin ilk basamağı okumak ve bilgi edinmektir. Bu ihtiyaç televizyon vb. araçlarla mukayese edilmeye başlandığı anda bir toplum geri saymaya başlamış demektir.

Şimdi sizine bazı istatistikî bilgileri paylaşacağım. Ve neden doğruya doğru diyenlerin adının eğriye çıktığına kararı, bu yazıyı denk gelip okuyanlar versin.


Türkiye'de Okuma ve İzleme Oranları
Dergi okuma oranı % 4
Kitap okuma oranı % 4,5
Gazete okuma oranı % 22
Radyo dinleme oranı %25
Televizyon izleme oranı %94


Kitap Üzerine İstatistik Bilgiler

- Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye'de bu rakam 2000 - 3000 civarında basılmaktadır.
- Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır.
- Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon.
- Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.
- Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.
- Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965'e göre 14 kat arttı. Ama Yüksek Öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965'in de altında kaldı.

- Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor.

Kaynak: istatistik.net


21 Ağustos 2010 Cumartesi

"ben"


her şeyden uzak düştüğümüz zamanlar vardır... çocukluğumuzdan, gençliğimizden, şimdimizden, sonramızdan, soframızdan, uykumuzdan, şiirden, yazıdan... hayattan... elim ermiyor dediğimiz zamanlar. zor zamanlar...kimseye tahammülümüzün olmadığı, kimsenin tahammülüne sığınamadığımız zamanlar... her şeyi kısa cümlelerle geçiştirmeye çalışmamızın amacı, acaba içimizdeki cümle kalabalığı olabilir mi? bir değil de içimizde bir çok "ben" olmasından mıdır, bir başımıza kalma güdüsünün nedeni dersiniz?
kibirli "ben"
değersiz "ben"
geveze "ben"
kırılgan "ben"
suçlu "ben"
masum "ben"
haklı "ben"
okur "ben"
uykucu "ben"
doğrucu "ben"
yalancı "ben"
...ve her biri kendi haklılığında direten ve diğer "ben"leri "sen"leyen daha pek çok "ben"...
aralarından birisini seçip devam etmek mi kolay, yoksa hepsini bir potada eritip yeni bir "ben" yaratarak, içinde bu tuhaf yaratıkla yaşamak mı?... ne zor bir seçim. hepsini denemek için, hepsi için ayrı bir ömür yaşanmalı. oysa hayat, bizim gibi öğretmenlerden çok daha farklıdır. o, önce sınava tabi tutar, sonra da dersi verir. o zaman çabuk mu olmalı her birini denemek için, yoksa zar mı atmalı,"rastgele" deyip, birine?

çünkü hayat bu paradoks için çok kısa kalıyor ve insanlar pek de tahammülkar değil bu tür denemeler için. çünkü herkes içinde daha farklı "ben"ler taşıyor ve onların da bu "ben" lerden seçim yapma konusunda hangi yolu izlediklerini bilmiyoruz. aslında onlar da bilmiyorlar.

herkes rastgele seçtiği "ben"e sonuna kadar destek çıkıyor ve onunla yaşamayı öğreniyor sanırım. ve diğer "ben"lere karşı varolma mücadelesinde rotayı kendi "ben"ine bırakarak ipin kopacağı yeri bekleyip duruyor.

peki hangi "ben" doğru "ben"?

9 Haziran 2010 Çarşamba

Unutamıyorum işte - 13 (en büyük şaban)



"en büyük şaban" filmi, kemal sunal filmleri içerisinde çok özel bir yere sahiptir, benim nazarımda. kibar feyzo, salako gibi filmlerin sonunun aksine, ağlama nöbetlerine davetiye çıkarır ve seyirciye sıradan bir komedyen olmadığını, öylesine geçip gitmeyeceğini hatırlatır bir kez daha. aslında diğer filmlerde canlandırdığı karakterlerden çok da uzak bir karakteri canlandırmamıştır. yine yardımsever, yine eğlenceli, yine komik, yine sakar, yine tertemiz bir anadolu evladıdır. ve yine başkalarının mutluluğu için kendini feda eden, o bilindik kahramanımızdır aslında. ama filmin finali, cahit oben'in içli müziğiyle birleşir ve seyirciyi bambaşka bir şaban filmiyle yüzyüze bırakır.
en büyük şaban filmi, charlie chaplin'in city lights filminin yeniden çevrimidir. ama kopyası değildir. ne de olsa bizim filmimizde istanbul vardır, kamran usluer vardır, reha yurdakul vardır...bizim filmimizde kemal sunal vardır... bizim filmimizde cahit oben vardır.

1 Mart 2010 Pazartesi

küçük şeyler


gazeteye çıktı, benden başka kimseler bakmıyor sandığım sevgili blogum. 13 şubat tarihli habertürk gazetesinin blog günlüğü köşesinde, bob ross'tan bahsettiğim yazıdan alıntı yapmışlar. o tarihte hiçbir şey yazmadım. aslında hiç yazmayacaktım. ama bunu hakettiğini düşündüm, sevgili blogumun.
söylediğimiz hiçbir şeyin boşlukta yok olmadığını hatırladım bir kez daha, bir şekilde yankılanıp tekrar eski yerine döndüğünü... hayatın aslıda çooookk daha güssel ve sürprizlerle dolu olduğunu... iyi olmuş... devam...

17 Şubat 2010 Çarşamba

hayat güsseldir... küçük şeylerle...


hayat, bir zincirin halkaları gibi birbiri ardına ekli küçük mutluluklarla güzelleşir, devam eder. bütün mesele, büyük mucizeler bekleme ukalalığını bir kenara bırakıp, eline merceği almakta ve küçük şeylerin derinliğine dalmakta yatıyor.

bir insanın herhangi bir çaba sarfetmeden bir günde yaklaşık 86400 kez nefes alıp , bunun bir mucize olduğunun farkında olmaması, o mucizenin her saniye sürüp gitmesine engel değil işte. ama insanoğlu bu tür mucizeleri o denli kanıksamış, ya da hiç bir zaman görmemiştir ki, gözüyle görmediği şeye inanmadığını iddia eder durur, inatla.

her an yaşadığı mucizelere kayıtsız kalan insanoğlunu büyük mucizeler bulur mu dersiniz? ya da soruyu şöyle soralım: mucizeler içinde yaşayan insanoğlunun, bunların farkına varmayıp, mucizeler beklemekte diretmesi acaiplik değil midir? denizdeki bir balığın sudan bihaber oluşu, suyu görmek istemesi gibi bir şey.

hayat aslında güzeldir. küçük şeylerle güzeldir. büyük şeyler mi? öyle bir şey yok... büyüklük görecelidir çünkü... boşa beklersiniz. elinizde fazla masraf gerektirmeyen binlerce küçük mutluluk var. hepsini yayıverin hayatınıza ve sürü keyfini...

16 Şubat 2010 Salı

aşk ve Şems'in 40 kuralı


elif şafak'ın "aşk" romanını okuyorum bu ara. tabi bu kitap okuma etkinliği, internet bağımlılığına ara verme mücadelesine de dönüşüyor bazen. ama ilk baskılardan birisi olduğu için pembe kapakla her yerde okunması zor tabii :) yine de kendini okutturan bir kitap.
en çok sevdiğim yanıysa, olayları kahramalarının dilinden ve farklı bakış açılarından anlatması. örnek vermek gerekirse; Şems'in Konya'ya gelişi, mevlana'nın, Şems'in, Sultan Veled'in dilinden ayrı ayrı anlatılmakta ve her kahraman, aynı olaya verdiği farklı tepkiyi kendi gerekçeleriyle dillendirebilmekte.
bir çoğumuzun yaptığı gibi, kitabı okumaya başlamadan önce Şems'in kırk kuralını sırasıyla okudum. aslında romanın bir fragmanı niteliğindeki bu kırk kural, elif şafak'ın konuyu çok iyi kavradığını da gösteriyor. çünkü şems'e atfettiği bu krk kural, elif şafak'ın kendi ürünü. bununla birlikte o denli ustalıkla biraraya toplanmış ki, sık sık okuyup kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyor.
ben de bu kırk kuralı burada paylaşıyorum ki, aradığım zaman elimin altında bulunsun ve bu framanı herkes seyretmiş olma şansına sahip olsun. benim açtığım yldan birileri bir ktap okursa, ne mutlu bana.

Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı:

1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !
Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

11 Şubat 2010 Perşembe

filmlerden



Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.
(Ölü Ozanlar Dernegi)



Sam : Efsanelerdeki gibi Bay Frodo. Önemli olanlar. Onlar karanlık ve tehlike doluydu.
Ve bazen sonunu bilmek istemezsiniz çünkü nasıl bir son mutlu bitebilir ?
Bu kadar çok kötülükten sonra dünya nasıl eski haline dönebilir ?
Ama nihayetinde bu gölge gelip geçici.
Karanlık bile geçmeli. Yeni bir gün gelecek.
Ve güneş ortaya çıktığında eskisinden bile daha parlak olur.
Bunlar sizinle kalan hikayelerdi. Bir anlam ifadelerdi.
Neden olduğunu anlamak için çok küçük olsalar da.
Ama Bay Frodo sanırım, anlıyorum.
Şimdi biliyorum. Bu hikayedekilerin gidişe dur demek için pek çok şansları vardı,
sadece buna yeltenmediler. Devam ettiler. Çünkü bir şeye güveniyorlardı.
Frodo : Neye güveniyorlardı, Sam ?
Sam : Bu dünyada biraz da olsa iyilik kaldığına Bay Frodo. Ve bunun için savaşmaya değer.

(yüzüklerin efendisi)



bilemiyorum, hepimiz kadere sahip miyiz yoksa rüzgarda şans (kaza) eseri ordan oraya uçuşuyor muyuz? ama bence ikisi de doğru. belki ikisi de aynı anda oluyor..
(forrest gump)



" Yaşam, eve dönmekten ibarettir. Satıcılar, sekreterler, madenciler, arı yetiştiricileri, sihirbazlar yani hepimiz için. İç huzuru olmayan herkese ve dönmenin bir yolunu arar. O zamanlar ne hissettiğimizi tarif etmek zor. Kendinizi bir kar fırtınasında yürümeye çalışırken hayal edin. Aynı daire içinde döndüğünüzü bilmezsiniz. Ağırlaşan bacaklarınız sürüklenir, haykırışlarınız rüzgârla dağılır gider. Ne kadar küçük, evden ne kadar uzaksınızdır.
Ev... Sözlükler bu kelimeyi; hem başlangıç noktası hem de hedef nokta olarak tanımlıyor. Peki ya fırtına? Fırtına benim beynimdeydi. Şair Dante'nin dediği gibi "yaşam serüvenimin ortasında kendimi bir karanlık ormanda buldum " çünkü doğru yolu kaybetmiştim... "

(Patch Adams)



yasayanlarin cogu ölümü hak ediyor ve ölenlerin bazilari da yasamayi hakediyor, yasami onlara geri verebilir misin? öyleyse, öyle hak,hukuk adina ölüm savurma.

(yüzüklerin efendisi)

26 Ocak 2010 Salı

sevgili salak yazar

hiçbir zaman "sevgili günlük" amacıyla kullanmak istemedim blogger'ı... güzel şeyler olsun istedim hep, sayfaarımda. okuyan insanlar"aaa... sahi ya, bu da vardı!" diyebilsin,ya da en güzel sözcüklerle tanıtmaya çalıştığım kitapları merak edip incelesinler, alsınlar, okusunlar, çoğalalım böylece istedim.

ama sonuçta anladım ki, farklı insanların çokluğuna kapılıp gitmişim ben de, zamanla. farmville ya da facebook'tan uzak kalmayı çelik gibi bir iradenin gerekliliğine bırakmış ve bu iradeye pek de başvurmamış, bir kitabı başından sonuna okumayı, elektriğin kesildiği zamanlara hapsetmiş, bir de utanmadan, öğrencilerine okumanın erdemleri ve getirileri hakkında nutuklar dizmeyi sürdürmüşüm, bu alışkanlığımın artık yok olup gittiğine ya aldırmadan ya da farkına varmadan...

nereye varacak bu işin sonu diye ara ara düşünürüm. aslında düşünmeyi pek de sevmem... Orhan Veli'nin de öğütlediği gibi düşünmeyip arzu etmeyi severim sade... ama can sıkıcı yerlerde minibüs yolculuklarında, mesai saatlerinde sigara içmek için saklandığım köhne yerlerde düşünmeden edemiyor insan. gelecek üzerine... en çok da gelecek üzerine... eski büyük şairlerin, verimli yazarların büyüklükleri üzerine... sonra ondan da geçip, onları anlamaya çalışan, okuyan, araştıran, tahlil eden insanların üzerine...

biz sürdüremeyeceğiz sanırım, o insanların bize devrettiği devridaimi... yazmak için bol bol okumalı. anlamak için, eleştirmek için, konuşmak için, yaşamak için... ne var ki, herkes tırmanarak değil de helikopterle ulaşma çabasında, dağın tepesine. dinlemek yerine sadece konuşmayı; önce okumak yerine, sadece okunmayı, farkına varılmayı istiyoruz.

bu yazının sonunu da bağlayamayacağım. eğer denk düşer de okursanız - ki bu ara azaldınız- af buyurun.

son bir şey: Sunay Akın'ın "ay hırsızı" adlı ktabı çok güzel. ekim ayında çıkmış, ama ben yeni farkettim. alın, okuyun. diğer bütün kitaplarını da alın okuyun. sürprizlerle dolu yolculuklara çıkacaksınız her sayfada en az bir-iki paragraf...