14 Haziran 2009 Pazar

yara



Bir yerden bir yara alıp gitmek, bir ukdeyle ayrılmak, kendinden bir şeylerden vazgeçerek yarım gitmek, eksik gitmek, olmamış gitmek… Aslında kendinden gitmek… Ne kadar süreceğini tahmin edemeyeceğin, asla kestiremeyeceğin bir kırıklıkla gitmek…


Hep sürecek bir susuzluk gibi… Yere düşüp kalkamamak gibi… Kalkmak da istememek, yüzünü toprağa sürmek, onun çıkıp gelerek seni yerden kaldırmasını beklemek, ya da yanına uzanmasını beklemek gibi… Yakınmadan, içten içe, yavaş yavaş, dumansız, külsüz yanıp yok olmaya yüz tutmak ve bunu acelesiz bir acıyla seyretmek…


“Şimdi ben ne yapacağım?” cümlesine, eski ve vefalı bir sevgiliye yeniden dönercesine sarılıveriyor insan. Daha önce defalarca yaşamış olmanız, yeni acınıza karşı bir bağışıklık edindirmiyor. Her aşk, acısını n baştan alıyor. Her aşkın acısı kendine özel, kendi acısından başka acıya benzemiyor, izin de vermiyor. On beş yaşın acemiliği, ürkekliği, biçareliği, avareliği, kalpteki kendi yerini bulup çörekleniveriyor. Ne halin varsa gör, sonrasında. Doğa kanunları uyarınca, her şey kendi var olma savaşını verecektir. Ve savaşacak gücü kendinde hiçbir zaman bulamadınsa, payına acıdan çıkarımlar yapmak düşecektir, boğazında yeni bir düğüm düşecektir, kurulmamış cümleler düşecektir.


İşte bunlar, içten geçmekten öteye geçememiş, kurulamamış cümlelerdir. Sahibinin hep yanında taşıdığı, taşımaktan fazlasını yapamadığı, kurulamamış cümlelerdir. Hayali bir yerde, hayali bir zamanda, gerçek bir kişiye söylenmek için yürekten geçmiş, ama asla adresini bulamamış sözlerdir.


“keşke… keşke… keşke…”

0 yorum: