26 Aralık 2009 Cumartesi

Unutamıyorum işte - 12 ( Sadako Sasaki'nin hikayesini bildiniz mi? )





Sadako Sasaki'nin hikayesini bilir misiniz?
ben ortaokul ders kitabımdaki bir okuma parçasından tanıdım sadako sasaki'yi. (burada, o dönemlerdeki ders kitaplarını hazırlayan ince fikirli, değerli, kültürlü, verimli ve entellektüel o güzel insanları saygıyla yad ediyorum. hala onlardan aldıklarımla dolu, dağarcığımın büyük bir kısmı... )
1943 yılında Hiroşima'da gelir dünyaya sadako. Her çocuk gibi, içgüdüleriyle başlar hayat yolculuğuna. Her çocuk gibi daha hayattan beklentilerini bile düşünmemektedir. Yaşamaktadır işte... ve iki yaşında bir çocukken tanışır, tarihin en ölümcül silahıyla. yetişkin olmaya ömrü yetseydi, bir atom bombasının birçok insanın zihniyeti yanında çok daha hafif kalacağını anlayabilirdi belki.
1954 yılında, ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendi.
ölüm dokuz yıl beklemiş, tam da hayatın normale dönmeye başladığı, hepsinden önemlisi sadako'nun hayatı kavramaya ve hayattan zevk almaya başladığı zamanı yakalamıştı.
"Bin Turna Efsanesi"ne göre, her kim, kağıttan bin turna kuşu yaparsa, bunu gören tanrılar, o kişiye dilediğini bahşeder, hastaysa sağlığını geri verirlermiş.
sadako, bu umuda sarılır ve başlar kağıtları katlamaya. gece demez, gündüz demez, sürekli kağıttan turnalar yapar. bir yandan da fısıldar turnalarına, dünyayı yönetenlerin kalın kafalarının ucundan bile geçemeyecek o sihirli cümleyi: “Kanatlarınıza huzur yazacağım; böylece tüm dünyada uçabileceksiniz.”
ancak küçük Sadako'nun ömrü yetmeyecektir, bin turnayı tamamlamaya. 644. kağıttan turnadan sonra sona erecektir kısacık yaşam yolculuğu. sevenleri tamamlayacaktır o bin turnayı. ve çok daha fazlasını... postacılar binlerce kağıttan turna taşıyacaktır hastahaneye...
sadako'nun bir heykeli dikilmiştir Hiroşima'ya. barış ve huzurun, masumiyetin en güzel anıtıdır, sadako'yu, tepesinde bir turna kuşuyla tasvir eden Sadako heykeli.
her yıl, ağustos ayının altısında kutlanan barış gününde, dünya çocukları, binlerce bin turna yapar gönderirler, Hiroşima'ya...
ne dilerler dersiniz?...
siz de bir turna kuşu katlayın, sadako ve tüm çocuklar için... denemiş olmak, denememiş olmaktan daha iyi değil midir?

16 Aralık 2009 Çarşamba

sevdiğim kitaplar - 4 (don kişot)


kendimle fena halde özdeşleştirdiğim, senin kadar cesur olamadığım, belki de hiç bir zaman olamayacağım sevgili kahramanım don kişot...
yeldeğirmenleriyle savaşmandan mı, basit ve kaba bir kızı alıp, hayal dünyanın güzellikleriyle onu bir düşese dönüştürüverip, ona hayatının anlamını yüklemenden ve aşık olmandan mı, her halükarda gerçek bir centilmen olmandan mı, edebiyata düşkünlüğünden mi, ölüm döşeğinde bile etrafındakileri düşünmenden mi, yoksa gönlü ganiliğinle gerçek insanlara muzırca nanik yapmandan mı başlamalı sana hayran olmaya, bilmiyorum.
yaşadıkların, bu günü öylesine çağrıştırıyor ki... kendi doğrularını yaşamaya çalışırken, karşına dikiliveren bütün bir insanlık; erdemlerin eğreti durduğu, alaya alındığı, tahammüle şayan görülmediği, her zihniyeti istila etmiş bir anlayış; şairlere "ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya..." dedirten bir üstükörülük, körlük; iyi niyetlerle çıktığın her yolun başında bitiveren, yeldeğirmeni olduğunu iddia eden korkunç devler...
william shakespeare'in 66. sonesini anımsatıyor bana, hikayen
hikayeni okuduğunda hüzünlenenlerdenim ben... hikayeni ara ara tekrar okuyup, kendini iyi hissedenlerdenim ben... hikayeni küçük yaşta okuduğu için övünenlerdenim ben...
selam olsun...

9 Aralık 2009 Çarşamba

unutamıyorum işte - 11 (adile teyze'yi özlerken)

sevgili adile teyze,
yolumuza sensiz devam etmek zorunda kaldığımız, aslında biraz daha büyüdüğümüzü anladığımız ve hayatın ilk acı tecrübelerinden birini yaşadığımız günden beri tam 22 yıl geçti.
bir okul çıkışı almıştım artık bize masal anlatamayacağının haberini. kimse de masal anlatmadı zaten senden sonra. bir anlatan olsaydı bile senin yerini tutamaz, seni anımsatır, eksik kalır, belki de daha çok acıtırdı. yalnız başına devam etti kuzucukların senden sonra yollarına. kendi eksik masallarının peşinde, senden bir iz taşıyarak, seni hep göğsünün sol yancığında taşıyarak...
insanların gönüllerinde güzel anılarla yad edilmekse ölümsüzlük, hep ölümsüz kalacaksın.
nur içinde yat...

25 Kasım 2009 Çarşamba

ey gidi karadeniz (3 mü 4 mü, karıştırdım artık...)

tam ekran ve HD izleyiniz. fotoğraflar bana aittir ve video kendi montajımdır.

11 Ekim 2009 Pazar

nobel barış ödülü benim olsun muuu?



nobel barış ödülü Barack Obama'ya layık görülünce, dünya üzerinde herkes (sanıyorum Obama'nın kendisi bile) büyük bir şaşkınlık içerisine girdi, biliyoruz. bu ödülü kararlaştıran komitenin kimlerden (ya da nelerden diyeceğim artık) oluştuğu ister istemez merak uyandırıyor. yani henüz herhangi bir icraatı olmayan ter-ü taze bir başkana mı verildi bu ödül ki somut bir icraati olmayan birine bu ödülü uygun görmek trajikomedidir; yoksa Irak ve Afganistan başta olmak üzere (İran üzerindeki açlığıdan ve Filistin çıkmazındaki çanak tutuculuğundan sözetmeme gerek yoktur herhalde) dünya üzerinde barış adına hiç de iç açıcı bir sicili olmayan ABD başkanına mı verildi? bu trajikomediyi aşar, trajediye dönüşür ve o komitedeki insanların barış kavramına uçurumun tersinden baktığının resmidir.

yoksa bu ödül bir umuda mı verildi dersiniz? belki de bu en olumlu bakış açısıdır. yani o insanların barışa dair bir umutlarının varlığından artık söz etmeye başlanabilir demektir bu... aynı zamanda akla şu soru geliyor, bu son olasılıkla: sözü geçen komitede medyumlar mı vardır ki, Obama'nın henüz gerçekleştirmediği barışçıl icraatlar ödüle layık görülmüştür.

aslında nobel barış komitesinin üyelerinden birinin 1939 yılında Hitler'i bile Noel Barış Ödülü'ne aday göstermeyi komisyona teklif ettiğini göz önüne alacak olursak, bu komitedekilerin barıştan ne anladığını daha iyi analiz ederiz. Banu Avar Nobel Belgeseli ve Sınırlar Arasına isimli kitabında konuyu çok iyi irdelemiş. öneririm...

dinamit'in mucidi, kendi kardeşinin bile ölümüne sebep olmuş Alfred Nobel'in, vicdan azabının etkisiyle vasiyet ettiği bu ödülün verdiği saygınlık neden arzulanır, neden bu kadar önemsenir, onu da anlamış değilim. yıllarını edebiyata, sanata (ki bu kavramlar akla zerafeti, inceliği, hümanizmi getirir her zaman) adayan bir edebiyatçının, bir yazarın ya da saygın bir liderin, neden bir kimyagerin vasiyeti olan ödüle susadığını buyrun çözün. para mı dediniz? yok canııım... olamaz.

Türkiye'yi her fırsatta tarihiyle yüzleşmeye davet eden batılı ülkeler, nedense kendi kirli tarihleri üzerinde inşa ettikleri şaşaalı şatolarının pencerelerinden bu tür ödülleri birbirlerine paslayıp dururlar. yoktur aslında birbirlerinden hiçbir farkları. barış kavramı onlar için atık hangi anlamları yüklenmiştir, bunu bilemeyiz ama bütün bu olanlar konu hakkında ipucu küçük ipuçları vermekte. nobel ödülüne verdikleri değer de bu anlayışlarının bir aks-i sedasından başka bir şey değildir. elbette dinamiti icad eden adamın layık gördüğü ödülü almak için yarışacaklardır. barıştan anladıkları şey budur...

ben de kendi aday listemi oluşturdum, barış ödülü için... ama benim listemdekilerin hiçbiri, bu ödülü kabul etmezdi herhalde. yine de barışa bir ABD başkanından daha fazla katkıları olduğuna kesinlikle eminim.
















25 Eylül 2009 Cuma

sultanahmet'te türk olmak

ramazan bayramını istanbul'da geçirmeye karar verir, istanbul'a yeni yeni alışmaya çalışan saf bir öğretmen... cânım istanbul'u gezdirmek, birlikte gezmek, aslında biraz da bayamda eve gidememenin ağırlığını hafifletmek için de yeğenini davet eder.
bu iki saf, sultanahmet'e inerler. önce kalacak yer ayarlamalıdırlar, dolayısıyla sultanahmet civarında otel keşfine çıkarlar. ortadireğin sadık birer mensubu oldukları için, gösterişli otellerin ancak yanından geçerler. fiyat tarifesi sormaya zahmet bile etmezler. daha mütevazi otellere girerek fiyat tarifeleri hakkında bilgi almaya çalışırlar.
ilk uğradıkları otelde, otelcinin "yetmiş" sözünü euro değil de tl olarak algılayarak ilk golü yerler. kendi ülkelerinde, üstelik AB üyesi olmayan, bir türlü olamayan, ama nedense AB ülkelerinden çok daha AB üyesiymiş gibi davranan kendi ülkelerinde tarifelerin neden ülkenin yasal para birimi TL üzerinden değil de EURO üzerinden konulduğunu, nedense garipsemezler.
devam ederler otel arayışına. karşılaştıkları otellerde kendileri ingilizce buyur edilir, güler yüzle. ancak "biz türküz" sözü, nedense olumsuz bir hava yaratmaktadır. "hello", "welcome" şirinlikleri yerini "yerimiz yok"a bırakıverir.
efendim, iki saf devam eder arayışa. birkaç denemeden sonra, otelcinin biri saflarımızın aymasına yardımcı olacak tecrübeyi çıkarıverir ağzından: "buralarda türklere oda veren otel bulmak zordur".
yaa!.. sefil(!) türkler sizi! istanbul'u fethettiniz diye, babanızın malı mı sandınız? neyinize sizin, tarihi yarımada? gecekondularınza dönün... köyünüze dönün... anadolu'ya dönün... olmadı orta asya'ya dönün...
villa pasha otel diye bir otele giden iki şaşkın, burada güleryüzlü isanlarla karşılaşma ve kabul görme (ve hesaplı bir tarifeyle ağırlanma :) bahtiyarlığına erişirler nihayeeet.
...
ama hepsi bu değil. güzel sanatlara falan da ilgi duyan bu şaşkınlar, arasta'da gezinip seyre dalar alışveriş yapar güzel zaman geçirmek isterler. böylelikle, minyatür, süs eşyası vs. satan bir dükkana girerler. ancak tam o sırada dışarıda türk olmayan iki seçkin(!) insan da dışarıda sergilenen eşyalarla ilgilenmeye başlamıştır. dükkan sahibi "müşteri var, kusura bakmayın" diyerek, gelen iki insanı çok da nazik olmayan bir şekilde dışarı çıkaya davet eder, dolaylı (ya da dolaysız) olarak.
sabrı taşan densiz öğretmen "tabii... biz müşteri değiliz zaten" şeklinde en azından elindekini korumaya çalışır ama acar esnafımızın ağzından, EURO kokusunun verdiği sarhoşlukla salyalar çoktan akmaya başlamıştır.
bu basit bir hikayeydi... ister okuyun, ister okumayın ama benim aklımda bütün gün oradan oraya koşuşturan tuhaf bir cümle vardı: "geldikler gibi giderler..."

16 Haziran 2009 Salı

bu filmi izleyin len...


kafam bulanık bu ara, malum. yıl sonu evraklarını tamamlamam lazım ama elim varmıyo. istanbul heyecanı da sanki yarım yamalak mı kaldı ne?

en iyi gelecek olan şey nedir acaba?

tabii ki bir romantik komedi :)

bu filmi bir forumda tavsiye üzerine izlemeye karar verdim ve kışın edindim. ama bi türlü başlayamadım. şimdi nasip oldu... iyi de oldu. içim pırıl pırıl oldu.

yok yok, öyle şaheser bir film demiyorum ama, sımsıcak romantik komedileri sevenlere hitap edecek bir film ve benim gibi bu türün hayranları için bir kaç günü kurtaracak bir film.ben tavsiye üzerine seyrettim ve tavsiye ediyorum buradan...

iki versiyonu varmış MY SASSY GIRL'ün... orijinali kuzey kore yapımı...ama ben amerikan versiyonunu bulabildim.kore versiyonunun da peşindeyim.

haa... filmler kadar müziklerine de önem verdiğimi bilenler bilir. son zamanlarda duyduğum en güzel müzik desem yeridir, bu filmin şarkılarından sadece biri: unkle bob-put a record on...

dinleyin gari...


14 Haziran 2009 Pazar

yara



Bir yerden bir yara alıp gitmek, bir ukdeyle ayrılmak, kendinden bir şeylerden vazgeçerek yarım gitmek, eksik gitmek, olmamış gitmek… Aslında kendinden gitmek… Ne kadar süreceğini tahmin edemeyeceğin, asla kestiremeyeceğin bir kırıklıkla gitmek…


Hep sürecek bir susuzluk gibi… Yere düşüp kalkamamak gibi… Kalkmak da istememek, yüzünü toprağa sürmek, onun çıkıp gelerek seni yerden kaldırmasını beklemek, ya da yanına uzanmasını beklemek gibi… Yakınmadan, içten içe, yavaş yavaş, dumansız, külsüz yanıp yok olmaya yüz tutmak ve bunu acelesiz bir acıyla seyretmek…


“Şimdi ben ne yapacağım?” cümlesine, eski ve vefalı bir sevgiliye yeniden dönercesine sarılıveriyor insan. Daha önce defalarca yaşamış olmanız, yeni acınıza karşı bir bağışıklık edindirmiyor. Her aşk, acısını n baştan alıyor. Her aşkın acısı kendine özel, kendi acısından başka acıya benzemiyor, izin de vermiyor. On beş yaşın acemiliği, ürkekliği, biçareliği, avareliği, kalpteki kendi yerini bulup çörekleniveriyor. Ne halin varsa gör, sonrasında. Doğa kanunları uyarınca, her şey kendi var olma savaşını verecektir. Ve savaşacak gücü kendinde hiçbir zaman bulamadınsa, payına acıdan çıkarımlar yapmak düşecektir, boğazında yeni bir düğüm düşecektir, kurulmamış cümleler düşecektir.


İşte bunlar, içten geçmekten öteye geçememiş, kurulamamış cümlelerdir. Sahibinin hep yanında taşıdığı, taşımaktan fazlasını yapamadığı, kurulamamış cümlelerdir. Hayali bir yerde, hayali bir zamanda, gerçek bir kişiye söylenmek için yürekten geçmiş, ama asla adresini bulamamış sözlerdir.


“keşke… keşke… keşke…”

6 Haziran 2009 Cumartesi

13 yıldan sonra hoşçakal erzurum...merhaba istanbul


evet...artık İstanbul'da devam edeceğim yaşam serüvenimin geri kalan kısmına...ya da geri kalan kısmının bir dönemini orada geçireceğim. değişikliklerden hoşlanmayan, tedirgin olan ben, bir an önce gidip başlamak ve alışmaya çalışmak isteğiyle doluyum...
hakkımızda hayırlısı cümlesini dilimden hiç eksik etmiyorum.umarım öyle de olur.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

geldi yayla zamanlari, kuş konar çalilara...



köy okulları mayıs ayında tatile girerdi o zamanlar... komarlar çiçek açardı. yayla yolları açılırdı. yayla zamanı geldi miydi, hayat işte o zaman başlar, o zaman tatlanır, yaylalardan esen serin rüzgar, sizi çağırırdı. durulmazdı artık köylerde. yaylalar şenlenmeye hazırdı ve sonbaharda kapısını penceresini kitleyip ayrıldığınız, kış boyunca ağlayarak sizi beklediğine inandığınız yayla evleri, düzleri, dağları artık yolunuzu gözlemektedir.


bir mayıs sabahı süt makinası sepete yerleştirilir önce. en önemlisi odur. kap kaca, taslar, siniler, şalvarlar, hırkalar, ipler.... herşey yerleştirilir ve hazrlık başlar. onlarca kilometre sürecek yaya yolculuk başlamak üzeredir. tatlı uykunuzdan tatlı bir neşeyle uyanırsınız, küçük bir çocuksanız.

ve inekler yola çıkarılır. komşular birbirini bekler ve göç kervan birleşen insanlar yola dizilir. dualar, kaydeler, atma türküler... aslında şenliktir başlayan.

hayatımın en güzel yolculuğu... annemin sepetinde ya da ablamın sırtında. ilkbaharın sert sabah rüzgarı uyku ile uyanıklık arasını daha da çekilmez hale getirir.eski günlerden hikayeler anlatan teyzeler... kikir kikir gülüşen ablalar... kaynanaları çekiştiren yengeler...elimde bir ucu yanık köy ekmeği..şimşir kokularının bitimiyle kokusu gelir yaylanın... oranın çocukları bilirler; kokar işte ılgıt ılgıt.

sonbaharı düşünen kim...
bir daha geri gelemeyecek güzel günlerim...
selam olsun


15 Mayıs 2009 Cuma

bir ebruya nelerinizi katabilirsiniz?...

04-13 Mayıs tarihleri arasında, yıl boyunca hazırladığımız ebrulardan bir demet oluşturup, güzel bir ebru sergisi açtık. Erzurum'da geç gelen bahara inat, ebrularımız bir bahar havası estirdi gönüllerimizde, yüreklerimizde. İnsan olmanın olmazsa olmazı, belki de en büyük zaafı, en güzel yanlarından biri... ne deseniz deyin takdir edilme gereksinimi.
ebru, insanlara farklı şeyler hissettirebilen, düşündürebilen bir sanat. ebrularımıza bakan insanlar, at başı, semazen, deniz kabuğu, göz gördüklerini ifade ettiler. oysa biz keyifle oturduk ve suyla oynadık, çocuklar gibi. ama yaptığımız işe sevgimizi kattığımız için en çok, iç dünyamız başka insanların yorumlarıyla yansıyıvermiş bize. kimimizin özlemleri, kimimizin gizli dertleri, kimimizin tutkuları, açlığı, yalnızlığı, olamamışlığı, olduramamışlığı, yarım kalmışlığı çok güzel düşmüş suyun yüzüne.
yukarıdaki ebru, şahsıma ait bir taraklı ebrudur. insanların tepkileri beni çok ama çok şaşırttı. renklerden eser sahibinin karadenizli olduğunu anlayıp, eser sahibinin karadeniz ormanlarının ve coğrafyasının yeşiline özleminden söz etmesi bana bir şeyi daha öğretti. yaptığınız her iş, sizi kesinlikle yansıtır. siz isteyin ya da istemeyin. çünkü benim tek yaptığım, boyaları tekneye atıp taramak oldu. bilinçaltımda böyle bir özlemin tüttüğünü bana tanımadığım bir sanatseverin hatırlatması, sanatın en güçlü ifade şekli olduğunu yeterince kanıtlamıyor mu?
Kadir Tuzcu Hocama, biz öğrencilerine verdiği her şey için selam olsun. ve diğer arkadaşlarıma... hepsi de çok güzel insanlar.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

sevdiğim kitaplar-3 (benden selam söyle Anadolu'ya)



"Ve sen Kör Mehmet'in damadı! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum... Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşehriler... Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!.. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı! Benden Selam Söyle Anadolu'ya!.. Toprağıni kanla suladık diye bize garezlenmesin... Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!.."


yukarıda paragraf, Yunanlı yazar Dido Sotiriyu'nun "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" adlı kitabının son paragrafıdır. 1982 yılı Abdi İpekçi Türk Yunan dostluk ödülü'ne hak kazanan roman, bizlerin Kurtuluş Savaşı, Yunanlıların Küçük Asya Felaketi diye andığı dönüm noktasının küçük bir kesitidir. tarafsız bir dille yazılmasının en güzel yanını ve açıklamasını da en güzel biçimde, yazarın kendisi yapıyor aslında:
"Esas düşman savaştır."
bu doğrultuda, savaşın soğuk yüzüyle tanıştırıyor bizi dido sotiriyu. bir zamanlar ahbap olan, komşu olan insanların nasıl olup da başka bir şeye dönüşebildiğini tahlil etmeye çalışıyor.
Manoli Aksiyotis adlı rum köylüsünün ağzından anlatır sotiriyu, aslında kendinden çok şey kattığı hikayesini. 1. dünya savaşı döneminde amele taburlarında çalışma, kaçak hayatı, yunan istilasıyla birlikte yunan üniforması altında Anadolu'nun içlerine doğru ilerleyen yunan mezalimi, izmir yangını ve ayrılış... geniş bir olay örgüsü en sonunda yazarı yukarıdaki paragrafa yönlendirmekte.
"Bütün bu çekilen acı, kötü bir rüya olsaydı, ah... Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara yeniden. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik. Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik. Anayurduma benden selam söyle kör Mehmet'in damadı. Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin. Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin..."

30 Nisan 2009 Perşembe

unutamıyorum işte-10 (bir roman bir hikaye)

bana sorsalar ki"şu hayatta en çok nedir, seni hayata bağlayan?" diye, hiç düşünmeden kitaplardır derim. beni bana dönüştüren, elektriğin olmadığı yayla evimizdeki odamda, mum ışığında gerçek anlamda bir tutkuyla okuduğum; yatılı okulun soğuk yatakhanelerinde, eylül ayında ilk gelerek kalorifer yanından kaptığım yatağımda okuyarak, o soğuk duvarlardan dışarılara süzülüp çooook uzaklara, hatta olmayan yerlere süzüldğüm; arkadaşlarım yemek sırasında beklerken, onlarla olmak, eski ve küflü kokularını içime çekmek için kütüphaneye koştuğum, canımın içi kitaplar...
ama en az o küflü kokuları kadar, onları büyüleyici (evet bunda ciddiyim, büyüdür bu...)sesleriyle bize ulaştıran, gecenin o efsunlu saatlerini, süslenebilecek en güzel şeyle süsleyip önümüze açan insanlar var ki, onlar da o kitaplardaki karakterler kadar değerli olmuşlardır artık gönlümüzde.
bir roman bir hikaye programı, Türkiye'de yapılmış en yerinde ve en doğru, en güzel işlerin başında gelir bence. en güzel vurgularıyla, en güzel ifadeleriyle, sesine doyamadığım Rüştü Asyalı, bizleri gerçek anlamda "büyüttü"... okumanın zevki yanında, o güzelim eserler (ne güzel ki) usta seslerle de işlendi ömrümüze...
ama bilinç altımız seslerle de tetikleniyor ya sürekli, vaughan williams'ın muhteşem yorumuyla greensleeves müziği de eşlik eder o eki güzelliklere. duyar duymaz, eski zamanlarımızın karanlık, düşlerle dolu, bebekler gibi huzurlu, uykuya aydınlık bir tünelden yürüdüğümüz bir gecesine dönüveririz...
hayat güzeldi, vesselam... yoksulluğuyla, bihaberliğiyle, yalnızlıklarıyla, küçük şeyleri, küçük mutluluklarıyla, büyük umutlarıyla... kitaplarla...

22 Nisan 2009 Çarşamba

unutamıyoum işte-9 (tüylü dostum alf)

bir yerlerde hep varolduğuna inanmak istediğim, kulaklarını sallayıp gözlerini kırpabildiği için kukla değil de gerçek bir uzaylı olduğuna kanaat getirmek için yırtındığım sevgili alf... salına salına yürüyüşü, umursamazlığı, hınzırca hüzün yükleyebildiği gözleri, yalnız bir uzaylı oluşu, yumuşacık tüyleri, jest ve mimikleri veeee müşfik kenter'in eşsiz sesiyle, eşi bulunmaz bir çocukluk arkadaşı...

hiçbir uyduruk kahramana benzemez alf... kendine has bir tarzı vardır. kalbi vardır çünkü. gereksiz duygusallıklardan uzaktır ve cesaretiyle parmak ısırtır. bir dönem çocuklarının baş kahramanıdır... candır...


video

21 Nisan 2009 Salı

unutamıyorum işte-8 (Semra Sar ya da eski hep güzel midir?)

çocukluğumuzdan kalma takıntılarımız vardır, bir çoğumuzun. bu takıntılardır işte 30 yaşını aşmış bir insanı televizyon karşısında, bir ayşecik filmine çivileyen.
efendim alamancı bir aileyseniz ve mhallede sadece sizin evinizde vhs video varsa, ve evin babası ala ala bir ayşecik filmi alıyorsa vidyonun yanında, Ayşecik ve Semra Sar'ın hayatınıza adeta çivilenmesi 5 yaşınıza rastlar... düşünsenize, babam yanılıp da bruce lee filmleri alsaymış, er şey çok daha farklı mı olurdu dersiniz? :))
mahallenin teyzeleri ve yengeleri evimize toplanır, yazmalarının ucuyla gözlerini kurularlardı, izledikleri çoğu ikinci sınıf filmin klişe hikayelerine. seviyor olmamız, bu gerçeği değiştirmez. çoğu ikinci sınıf filmlerdi.
neyse efendim semra sar'dan sözetmek için açtım asıl bu konuyu.
1943 yılında Giresun'da doğan sanatçımız, 50'den fazla filmde rol alır. asıl adı semra dordağ'dır. şan eğitimine de sahip olan semra sar, müzik alanında da çalışmalar yapar. ancak herkes onu ayşecik filmlerinden anımsar. ayşecik'in annesi ya da teyzesidir genellikle. nevin ismini karakterize eden bir insandır kendisi. bütün nevinlerin pamuk yüzlü, hüzünlü, küskün, olduğu kanısı bırakır insanda. ayşecik'le ömercik filminde alüminyum rengi saçlarının iğretiliği bile bozamaz güzelliğini. nevindir o ve her daim güzeldir, zariftir, naiftir...
birçok çağdaşı ve meslekdaşına göre çok daha güzel ve yeteneklidir ama o başrollerin değil, oynadığı filmlerin yan rollerinde kalacaktır genellikle. mutsuz, bedbaht, biçare, hüzünlü kadını ondan daha iyi oynayabilen bir oyuncu yoktur. ama yıldızınız parlamayınca parlamıyor işte. olsun... adile naşit, münir özkul da başrol olmamıştı. ne farkeder. gönlümüzde onun yeri de kooocaman...
selam olsun demiş miydim?...
fotoğraf:www.gittigidiyor.com

19 Nisan 2009 Pazar

sevdiğim kitaplar-2 (eflatun cem güney)

sanırım ortaokul yıllarıma rastlar Eflatun Cem Güney'le ilk karşılaşmam. bir türkçe kitabının sayfalarında beni bekliyordu "perili el" masalı.

annesiyle babasının elini sıcak sudan soğuk suya değdirmediği bir kızdan söz ediyordu masalımız. anne-babası ölünce kızımız evlenir, ancak elinden hiçbir iş gelmediği için ev işlerini beceremez. önce komşuları ayaklarını keserler evinden. sonra da uysal kocası ister istemez bozulmaya başlar. çaresiz genç kızımız, yüce yaradıcı'ya sığınır. o sra bir peri gelir ve aç gözünü yum gözünü diyerek her bir parmağına bir peri yerleştirir. bu periler ev işlerinde son derece maharetlidirler. genç kızımız parmaklarını oynatır ve göze görünmeyen bu mahir periler ev işlerini bir güzel yoluna koyarlar ve esas kızımızın hayatına huzur ve ağız tadı yeniden geri gelir.

Eflatun Cem Güney, doyumsuz anlatımı, kullandığı halk ağzı, zengin irdeleme gücüyle derlediği halk masallarına anında fark edilir, kendi imzası olabilecek bir tat katar. bununla da yetinmez,kendisi de masallar yazar, ömrünü verir türk çocuklarının pembe dünyasına, iki gözünü de verir...

genç yaşta kaybettği küçük oğlunun acısını masallara tadımlık da olsa aksettirir. onu hiç unutamaz ve onun acısındandır belki, bütün bir milletin çocuklarını kendi çocuğu bilir, onlar için çalışır, hepsinin masalcı babası olur. ömrünün son yıllarında gözlerini de kaybeder ve sesiyle devam eder masal yolculuğuna.

ders kitaplarında neden böyle şeyler olmuyor artık, sahi? üstünkörü, özensizce yazılmış, çocukların ilgisini çekmekten uzak okuma parçalarının yavanlığı bazen beni de bunaltıyor. okuma parçalarında kibritçi kız, kurşun asker, binbir gece masalarından bazısı, güneşi çalan ayı, dede korkut hikayeleri, keloğlan masalları, anadolu masalları... olmaz mıydı? çocuklar usta ellerden çıkmış ürünlerle okuma zevkini küçük yaşta edinirlerdi böylece...

selam olsun, bana küçük yaşta okuma zevkini bahşeden verimli, gerçek yazarlara...
buyrun, 3 masal okuyun,doyamayın ama, olur mu?

18 Nisan 2009 Cumartesi

kutlu doğum


savaşlarla, silahlarla, yalanlarla, kinle, hiddetle, ihanetle ... dolu dünya, kutlu doğum haftasında peygamberini hatırlar ve anlamaya çalışır umarım. Çünki, O'nu anlamaya, O'na özenmeye, O'na layık olmaya, O'nu tanımaya ve O'ndan ilham almaya o kadar ihtiyacımız var ki...
ne yeterince sevebildik, ne yeterince anlayabildik, ne de yeterince inanabildik...
O 'na olan sevgimiz hep sevgi olarak kalıyor. sözde ve üstünkörü... güzel adını duyunca salavat getirmeye erinen insan, nasıl iddia edebilir O'nu yeterince ve hakkıyla sevdiğini?
o halde en azından, yapamadıklarımız ya da yapmadıklarımız için Allah-u Teala'nın bize irade vermesini dileyerek dua edelim hiç olmazsa...

"Allah'ım... zayıf irademle, sana layıkıyla kul olamadığım, seni yeterince anamadığım, sana ibadet etmekte ihmalkar davrandığım için beni bağışla...
Kendimi bildim bileli, senin bahşetmiş olduğun nimetlere garkolmuş olmaktan ötürü, bu nimetleri kanıksayıp da sana şükrümü ifade etmeyi aklıma bile getirmediğim için beni bağışla...
Aslında bütün bu ihmalkarlıkları yaparken bile senin sevgin ve merhametinin sonsuzluğuna güvendim. o nedenle sevgini ve merhametini birarada hak etmemi sağlayacak eylemlerde bulunmam için bana sağlam bir irade nasip eyle.
beni de senin yoluna, sevgini kazanmışların yoluna, sevgili peygamberinin yoluna dahil eyle...
beni, senin rızana sahip olanlardan, senin katında adı güzellikle anılanlardan, senin rızan dışında hiç bir şeyde önlü olmayanlardan kıl...
günahlarımızı bağışla ve bizi dosdoğru yola, sırat- mustakîmine dahil et yarabbi...
âmin.."
kutlu doğum haftası herkese kutlu ve bereketli olsun inşallah

16 Nisan 2009 Perşembe

andaç gürsoy ya da hayat fena halde güsseldir

Lombak dergisinin bağyan çizeridir kendisi... çocukluk anılarından ve gündelik şeylerden çizdiği çöp şerbeti ve aşk için doğup yaşayan ve her an ölmeye hazır tuğçe karakterinin de yaratıcısıdır kendileri. Andaç Gürsoy...

Yıllar önce çöp şerbeti köşesinde anlattığı bir masal vardı. iki kardeş varmış efendim. küçük kardeş hasta oluyo. doktor çocuğun bol bol güneş görmesi gerektiğini söylüyo. ancak kutba yakın bir yerde yaşadıkları için (hatırladığım kadarıyla) bu çok zordur. yerel inanışa göre güneş çıkmamaktadır, çünkü güneşi bir kutup ayısı tutmaktadır.

çocuğun abisi bu duruma çok içerler ve güneşi kutup ayısından geri almak üzere yola çıkar. ancak çocuk bir süre ilerledikten sonra kutup soğuğu etkisini gösterir ve küçük kahramanımız donma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. o sırada bir kutup ayısı çıkagelir. çouk olan biteni anlatarak, güneşi serbest bırakmasını ister. kutup ayısı ise bunun gerçek olmadığını anlatır ve çocuğu kürkünün sıcaklığında koruyarak donmaktan kurtarır ve evine sağ salim getirir. bir süre sonra da güneş çıkar ve çocuğun kardeşi iyileşir ve mutlu mesut yaşamlarına devam ederler.
hayvan ve insanın dostluğunun yanısıra, akl-ı selim ve sağduyulu, hem de doğa kanunlarını insanlardan daha iyi bilen bir hayvan... unutamadım bu masalı ve aslını aramaya başladım.
ama bu masalı hiçbir yerde bulamadım ve son çare olarak andaç hanıma yazdım. uzun bir aradan sonra bugün cevabı geldi. piyasada bulamayacağımı ve fotokopi edip bana yollayacağını yazmış kendisi. çok mutlu oldum ve daha şimdiden binlerce teşekkür ettim.
güzel şeylere sahip insanların bunları paylaşması güzel, tesadüfi değil ve harikulade bir mutluluğu var... hayat hakkaten güseldir be...

12 Nisan 2009 Pazar

unutamıyorum işte-7


BOB ROSS
eveeeet... TRT'deki güleç yüzü, kabarık saçları, sanatçı kişiliği yanında esprili kişiliği ve sevecenliği, babacanlığı, herkesin sanat yapabileceğine olan tam inancıyla sanatçı ukalalığından uzak oluşu, onu bir çoğumuzun kahramanı yapmıyor mu?

çocukluğumda beni masal ve düş alemlerine taşıyan kişilerdendir o... hayalgücümün bir kısmını ona borçlu olduğumu söylesem hiç de abartmış olmam. eksik bile kalır.

hiç unutmam, rahatsızlanmış mıydı, neydi, bir programa katılamamıştı da oğlu çıkmıştı yerine. fena halde içerlemiştim. "yoksa artık gelmeyecek mi?" sorusu beni fena halde germişti.

bob ross, 1993 yılına kadar 11 yıl boyunca ülkemiz çocuklarına resim sanatını sevdirdi, gönüllere taht kurdu. sadece çocuklar mı? yetişkinler de ondan çok şey buldu kendinde. resim sevinci adlı programı ile iran'dan meksika'ya bir çok ülkede milyonların sevgilisi olmayı başardı.

1993 yılında lenf kanserine yakalandığını öğrenince programı bırakan ross, 1995 yılında ayrılır dünyadan; milyonlarca çocuğun ve yetişkinin yüreğinde bir sızı bırakarak...

selam olsun...

10 Nisan 2009 Cuma

Barış Manço'nun annesi rikkat hanım... nur içinde yatsın



yıl 1978... Kendisi de bir zamanlar Trt sanatçısı olan Rikkat hanım, sevgili oğlunun şarkısı "gülme ha gülme"yi seslendiriyor o naif sesiyle... şarkının sonunu değiştirerek... "barış bir gün toprak olur" yerine "barış büyür baba olur" diye, oğlunun ölümünü diline bile almak istemiyor...

ne diyebilirim ki...bu videoyu görünce şaşırdım, sevindim, hüzünlendim, burnum sızladı... hayat gerçekten de çok garip...
nur içinde yatsın her ikisi de...

8 Nisan 2009 Çarşamba

sevdiğim kitaplar-1 (mim)


sevgili Hasan Parlak'ın mimi, yeni bir yazı dizisi oluşturmama da pencere açmış oldu. bundan böyle en sevdiğim, beni en çok etkileyen, hayatımda iz bırakan, ya da moda deyimle hayatımdan teğet geçen kitaplar hakkında küçük alıntılarla güssel şeyler yazmayı kararlaştırmış bulunuyorum efenim.

mim konumuz: en sevdiğiniz kitabı tanıtmamız isteniyor.

iyi bir okur olduğum konusunda mütevazi olamayacağım. hakkını vererek, yaşayarak, tutkuyla okudum, okumayı öğrendiğim andan itibaren. yerdeki takvim yaprakları, yediğim tavuk dönerin sarılı olduğu gazete kağıdı, tarihi geçmiş gazeteler, osmanlıca yazılar...

durum böyle olunca "en" kavramı tek bir isimle ifade edilemiyor. o nedenle bu mimi bir dizi haline getirmeye karar verdim. ama burada bir başlangıç yapmak gerekecek ve aklıma ilk gelen kitaptan başlayacağım.

tanıtalım...zevkle...


KÜÇÜK PRENS

evet, benim sevgili küçük prens'im... insanoğlunun vücuda getirdiği en güzel şeylerden biri olsa gerek. hümanizmi, sevecenliği, şefkati, dost canlısı oluşu, zerafeti...

minicik gezegenine, koskoca dünya insanının oburluğuna inat, koca bir dünya sığdırmayı başarmış, sevgili ilk kahramanlarımdan, kişiliğimin oluşmasında büyük payı olduğuna inandığım, bunaldıkça tekrar tekrar okuyup yüzüme gülümsemeyi hatırlattığım sevgili fenomenim...

antoine de saint-exupery'nin dünya çocuklarına -ve üzerime alınarak bana da- armağanıdır bu kitap ve her dünya vatandaşının, çocukluğunda ; olmazsa ömründe en az bir kez mutlaka okuması gerektiğine inanmışımdır.
paslayalım efem...sevgili aydan atlayan kedi...

26 Mart 2009 Perşembe

the old ways



İnsanlar, eski insanların neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini, bugün kendilerinin hüküm sürdüğü dünyayı onlara hazırlayan, dünyayı bir zamanlar kendileri gibi tutkuyla seven eski insanların onlara bıraktığı şeyleri umursamıyorlar artık. Eski insanların yaşadıkları şeyleri, ocak başlarında anlattılar bir süre birbirlerine, tek bir kelimesine bile inanmayacak derecede kanıksayıncaya kadar. Hikmetli sözlerini atasözü haline getirdiler, zamanla gerçekliğini bir kenara bırakacak derecede sıradan konuşmalarda kullana kullana. Bir zaman mezarlarını ziyaret ettiler, o eski insanların; nesillerini onlara bağlayıp, böbürlenmek için, kendileri gibi olan diğer insanlara karşı. Sonra mezarlarını da unuttular ve geriye sadece alışkanlıklar kaldı. Hiçbir soylu gerçekliğe bağlayamadıkları, bununla beraber ölesiye bir bağlılıkla koruma altına aldıkları alışkanlıklar…

Savaşlar, yıkımlar, değişen yeryüzü, değişen hissediş, değişen zaman, eski insanların hatıralarını, mirasını da silip süpürdü insanların dimağlarından, gündelik yaşamlarından, hissedişlerinden, söylemlerinden… Önce erdemler terk etti insanoğlunun dünyasını. Sihirli lambalar, periler, cinler, adil hükümdarlar, uçan halılar, gizemli yazıtlar, bilgelikler, gizemler, inanışlar, masallara tıkılıverdi ve gördüğünden başka bir şeye inanmayan yeni bir nesil çıktı ortaya. Kendisi gibi olmayana tahammül edemeyen, kurduğu bu düzeni, edindiği yeni anlayışı her türden silahlarıyla koruma altına almış yeni bir nesil…

Bu yazı, yaşadıklarına inanmaktan kaçındığımız; efsane, masal, destan, menkıbe diye, yaşadıklarını küçümsediğimiz eski insanların hatırasına bir saygı duruşudur. Eski geleneklere, sezginin gücüne, değer vermenin yüceliğine, bilgeliğin gerçekten var olmuşluğuna ve yeryüzünü ayakta tutan, matematik ve fen formüllerinin ötesindeki güçlere bir saygı duruşu…

20 Mart 2009 Cuma

hey gidi karadeniz-2








17 Mart 2009 Salı

kimim ben (mim)


aslında en zor soruyla sıkıştırmış köşeye beni, sevgili kuzey ve defter. kendinizi nasıl anlatırsınız ki? bol eksik ve bol fazlasıyla, ipin ucunu kaçırmayayım derken.

neyse...

kendimi tanıtırken nedense aklıma hemen burcum gelir. yengecim ben... hem de layıkıyla... romantik sayılmam ama duygusalımdır. hayalperest birinsan olmamdan kaynaklaıyor olsa gerek, fantezi edebiyatına düşkünümdür. mitoloji,masal, efsane tarzı kitaplar okumaya bayılırım.eski mısır, eski medeniyetler, iskandinav edebiyat ve mitolojisi, kelt mitolojisi ve kültürü, en büyük tutkularımdır bu alanda. ha bir de tarihçiyim. ama sınıf öğretmenliği yapan bir tarihçi. mesleğmi yapamıyor olmak içimdeki milyonlarca ukteden yalnızca bir tanesidir.

edip cansever, nazım hikmet, turgut uyar, sunay akın, gülten akın, orhan veli, şiirdeki kahramanlarımdır.

loreena mckennitt'ı 2 gün dinlemezsem hasta olurum kesin. müzikteki diğer kahramanlarımsa enya, maire brennan, yanni, yeni türkü, incesaz, melihat gülses, fairouz, secret garden, gönül akkor ve tabii ki ezginin günlüğü... film müziklerine bayılırım.

en sevdiğim filmlerse yüzüklerin efendisi üçlemesi, patch adams, elizabeth serisi, robin Williams'ın aşkın gücü(robin williams her filmiyle izlenir ya...), cennette karşılaşacağınız beş kişi, al yazmalım, devlerin aşkı, amelie, güle güle ve kemal sunal-şener şen'li tarihi filmlerdir.

roman kahramanım da gandalf'tır ve cep telefonumun açılış mesajı "her şey çok güzel olacak" şeklindedir.erzurum'da yaşıyorum 13 yıldır ve Trabzonumu çok ama çok özledim.

en büyük hayallerim,sırasıyla; dünya turuna çıkmak, kitapçı ya da sahaf dükkanı açmak, bir kır evi inşa edip, her şeyden el ayak çekip orada yaşamak... bir hobbit gibi...:)

yeter galiba...

paslıyorum

ilgi çekici yazılarıyla orijinal delikanlı,

hacegan diye andığım haccecan

ve sanatseverliğini benden alıp,çok daha ileriye taşıdığını adım gibi bildiğim hanife usta

hadin bakim, kolay gelsin :)

9 Mart 2009 Pazartesi

ne zormuş insan olması...


en güzel yanımızdır, insancıl duygular taşımak... kimi zaman en büyük hayıflanışımız... işte bu ikilem de insan olmanın diğer bir garipliğidir. biyolojik olarak baktığımızda, insanı düşünen hayvan kabul eder, sıyrılırız işin içinden. ama el ayak çekilip de bir başımıza kaldığımızda, nerden geldiğini, neden geldiğini bile kestiremediğimiz, zihnimizi kemiren düşünceler, bütün ikilemleri çiğner de insan olmanın bazen çekilmezliğini kakar durur başımıza.

külkedisi olmak da insana has, kötü kalpli cadı olmak da... beyaz atlı prens olmak da insana has, isimsiz kahraman olmak da... hatta isimsiz olmak da...

aynı sorunlara farklı tepkiler vermek, aynı şeyleri farklı derinliklerde hissetmek, içlenmek, ağlamak, ağlayamamak, zararlı alışkanlıklar edinmek, zihnin labirentleinde kaybolmak, yetinmeyip yeni yollar eklemek, bu labirentlere...

delilik... evet, ne gariptir şu delilik... dahilikle arasındaki çizgiyi, yine insanların belirlediği, insanoğlunun korkulu rüyası...

kimse bir deliyle empati kurmaz... kurmak istemez...deliden bekler empatiyi... kendisine benzemesini bekler. bu beklentiyi taşıyan zihniyettir o insana deli yaftasını yapıştıran, işin garibi.

ya... işte böyle... delinin elinde deliliği kalır, akıllı geçinenlerse mutsuzluğunu akıllılığına büründürerek sürdürür deliyi deliliğiyle ve sebepsiz mutluluğuyla çekememeyi... için için yerinde olmayı mı dilemektedir dersiniz?

27 Şubat 2009 Cuma

bir de ömrümüze....


sibel kalaycı yazısını pazartesi yazdım, cuma günü dayım gitti... kanserden... oturdum, sessizce... hayatın manasızlığını falan düşünmedim. öylesine oturdum, garip bir "ne yapacağım ben şimdi" çaresizliği içinde. ilk defa yakın akraba kaybetmek böyle bir şeymiş. tıkanıklık duygusu. ağlayamama... "hele bu ilk şoku atlat, sonra sorarım ben sana" diye geliyor acı...
Allah ölüm karşısında hepimize dayanma gücü versin...
*************************

masalların masalı
Su basında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su basında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su basında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek...

Su basında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze....
nazım hikmet

9 Şubat 2009 Pazartesi

Sibel Kalaycı... güle güle...


Karadeniz’in çocuklarından birisi daha ayrıldı bu dünyadan, usul usul… Sibel Kalaycı, bugün son yolculuğuna çıktı, karanfil yağmuru altında, Karadeniz’in puslu göğüne nispet. Gülen yüzüne, yarım kalmış ilkyazına, ahşap evine, Trabzon’una doyamayışına yazılacak türküleri ilham ederek, geride bıraktığı insanlarına…

Her Karadenizli gibi içimde ukdeler, sorulmamış sorular ve biraz da öfke var. Ama en çok hüzün var… Kazım Koyuncu… Onun acısı geçmeden Osman Yağmurdereli, onun acısı geçmeden Erkan Ocaklı… Şimdi de bu güleç kız… Tamam… Çernobil’in üzerine bir bardak çay içtik, yok saydık, vicdanlarımızı rahatlattık, bastırdık gitti… O zaman niye ölüyor bu çocuklar?

Öyle görünüyor ki bunu da çekeceğiz sineye. Günün birinde bir kemençenin tellerinden akıp türkü olacak biliriz. Hep gülen yüzüyle var olacak biliriz, aklımızın puslu bir kenarında. Trabzon’un sisinde, denizinde, hamsisinde, kıranlarında, dere başlarında biraz da o olacak artık diye inanırız.

Güle güle Sibel Kalaycı… 8 yıl canına okudun ya o gaybana kanserin. Karadeniz’in inat kızı… Güle güle…

8 Şubat 2009 Pazar

unutamıyorum işte-7



"Küçük Kahraman, ağabeyi ve ağabeyinin sadık arkadaşı Halit,birlikte yoksul ama neşeli bir hayat sürdürmektedir. Devamlı bir işleri olmayan ve günlerini daha çok aylaklıkla geçiren bu ikilinin tek amacı Küçük Kahraman'ın okuması ve hayatını kurtarmasıdır. Parasızlığa rağmen keyifli bir hayat geçiren bu küçük ailenin mutluluğu öğretmenin Kahraman'la ilgili bir gerçeği ortaya çıkarmasıyla son bulur. Yapılan sağlık taramalarının ardından kan kanseri olduğu anlaşılan Kahraman'ın en büyük isteği ise bir televizyondur. Halit ve ağabey bundan sonra tüm güçlerini bir televizyon alabilmek için harcayacaktır. "


...


yine enfes bir film... adile naşit, kemal sunal, sıtkı akçatepe, metin akpınar, küçük oyuncu kahraman kıral, halit akçatepe ve tarık akan'ın biraraya gelerek harika bir duygu fırtınası estirdikleri film, yine çocukluğuma rastlar ve müziğiyle her daim kendini yüksek bir yerde tutar...
nur içinde yatsınlar; adile naşit, kemal sunal ve sıtkı akçatepe...
varolsun güzel müziğin bestecisi cahit oben


21 Ocak 2009 Çarşamba

sümbülteber...


...

eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna

artık bu yokları var etmeyi usladık

ağaçları budadık ormandan balıkları tuttuk denizden

hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık

çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber


hey koca dünya nasıl avucumuzdasın

nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden

çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin

elbette kırlardan gelecekler kırlardan

kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber


ey güzelim sümbül ve teber ey canım

gördüğüm sanki o değildi

sanki kuşlar albümünden bir maden

-turgut uyar-
foto: ara güler

19 Ocak 2009 Pazartesi

hastayım, yaşıyorum


hafta sonu, erzurum'da yazdan kalma iki gün. gelin görün ki, buna da hastalık burnunu sokuverdi. pazar sabahı bi uyandım ki, akciğer gitmiş... 2-3 saati bulmadı, buyursun efendim eklem ağrıları, baş ağrıları, baş dönmeleri... üşümeyi geçirelim diye sarındık yorgan battaniyeyi, bu kez ateş fırladı, ha babam pişiyoruz...

halet-i ruhiye zaten iflaslarda... yokum birkaç zaman...
"hastayım, yaşıyorum görünmez hayâliyle
belki bir gün, bir gün diye, beklerim ümîd ile
çürüyor zavallı kalbim aşkının hasretiyle
belki bir gün, bir gün diye, beklerim ümîd ile"

12 Ocak 2009 Pazartesi

cennette karşılaşacağınız beş kişi



bir kez daha ve bir kez daha izleyebileceğim filmlerden biri... sükunet, huzur, hüzün, özlem, geçmişe dönüş, kaybettiğimiz güzellikler, pişmanlıklar, affedişler... seviyorum böyle filmleri. robin villiams'ın "aşkın gücü"nde de başımı yana yaslamış ve sessiz sakin ve huzur dolu olmuştum. ama aşkın gücü daha etkili kesinlikle... o ayrı bir yazıda geniş geniş sözünü etmek istediğim bir diğer film.

Film, hayatın anlamsızca birbirine bağlı olaylar zincirinden ibaret olmadığı, rastlantıların bir anlamı olduğu ve her oluşun bir nedeni bulunduğu temasını incelikle işliyor.

the five people you meet in heaven Mitch Albom'ın aynı adlı romanından uyarlama... zaten edebiyattan yapılan uyarlamalar, hele hele edebiyatı anlayabilen ellerde uyarlanabiliyorsa, kalitenin tadına doyum olmuyor.

roman hakkında yazılan referansla bize fikir verebilir.

"Cennette Karşılaşacağınız Beş Kişi'yle Mitch Albom bizi yeni bir boyuta taşıyor. Bu kitapta eserlerin yankılarını bulacaksınız. Albom'un son yapıtı sizin en iyi dostunuz olacaktır."
- Frank McCourt, Angela'nın Külleri ve Tis'in yazarı-

"Aşıklar bu kitabı bir solukta okuyacaklar. Çaresiz kaldığınızda bu masal size ışık tutacaktır. Bu öyküyü defalarca okuyabilirsiniz, çünkü içerdiği sihir sayesinde kendinizi ve dünyayı bambaşka bir gözle göreceksiniz."
- Amy Tan, Şans Kulübü ve Çıkıkçı'nın Kızı yazarı-

"Bu duygusal fantezi roman yaşamımızı sorgulamaya başladığımızda bize cenneti nerede bulacağımızı öğretiyor."
- Harold S. Kushner, İyi İnsanarın Başına Kötü Olaylar Geldiğinde yazarı-

"Usta bir yazarın dokunaklı kaleminden çıkan, harika bir kurguyla örülmüş büyüleyici bir eser. Umut ve dostluğu anlatan şiirsel bir anlatım..."
- James McBride, Suyun Rengi yazarı-

8 Ocak 2009 Perşembe

hey gidi karadeniz...





***
"bu yil da boyle geçti
yarın Allah kerimdur..."

6 Ocak 2009 Salı

çok geç... (mim)


sevgili haccegan'ın mimi üzerine oturdum,bir şeyler yazayım dedim...
mim'in kuralına göre, masaüstü resmimizi burda gösteriyoz. tahlil yapacak arkadaşlara yardımcı olacaksa itiraf ediyorum. 31 yaşındayım ve "çok geç oldu ya..." sözünü sık sık kullanır oldum bu ara için için... gün geçtikçe Yeditepe İstanbul'un Yusuf'ununkine benziyor söylemim sanki.
"daha hiçbirşey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın ama kenarındayım o kesin.."
"Bıktım ardımda yarım kalmış hikayeler taşımaktan.
Çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim."
"Hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer..."
aslında 18 yaşında aşık olup evlenmek isterdim...
aslında 20 yaşında baba olmak isterdim.
aslında çocuğumla birlikte büyümek, hayatın içinde demlenmek ve çocuğumla birlikte keşfetmek isterdim yaşamayı...
çok geç...
***
ben de mimleyeyim bari...
blogumun en yeni hoşgeleni qutunthiyişi, kuzey ve defter ve birikenler... kolay gele...

5 Ocak 2009 Pazartesi

heyyoooo...beni de mimleyen birileri var!!!

evet..ben de nihayet mimlendim.açıkça söylemeliyim,neden kimse beni mimlemiyo diyodum...teşekkürler hülya...varol... heyecanla mimimi inceledim... ahan da cevaplarım...(hihihi)
1. En sevdiğiniz kelime nedir?
mutluluk
2. En nefret ettiğiniz kelime nedir?
yaşlılık (napiim,çok üzerime geliyolar :)
3. Sizi ne heyecanlandırır?
ilham
4. Heyecanınızı ne öldürür?
yıkıcı eleştiri.(olumsuz değil)
5. En sevdiğiniz ses nedir?
su ve kuş sesi...bir arada
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
gece yolculuklarında ağlayan çocuklar...(anlıyorum ama naapiim...kafa kazan zaten)
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
pilotluk (yükseklik korkum var da...)
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
olumsuzlukları değiştirebilecek doğal yetenekler. bilgelik ya da...
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
orhan veli kanık.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
shire... kesinlikle...
11. En önemli kusurunuz nedir?
çabuk sinirlenir ve her şeyi dert ederim.
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
çatallı dilim :)
13. Kahramanınız kim?
gandalf.
14. En çok kullandığınız küfür nedir?
eşek.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
uyuşuk.
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
her şey çok güzel olacak.
17. Mutluluk rüyanız nedir?
kır evim, evcil hayvanlarım ve mutlu bir aile.
18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
yalnızlık.
19. Nasıl ölmek istersiniz?
çökmeden,çekmeden ve çektirmeden...kimsenin eline düşmeden.
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Allah'ın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
seni affettim, çünkü bana hep inandın.
***
o zaman ben de üç kişiyi mimleyeyim...voodoo girl, aydan atlayan kedi ve haccecan... hadi bakalım kolay gelsin...

4 Ocak 2009 Pazar

unutamıyorum işte-6

YEDİTEPE İSTANBUL



"35 yaşındayım daha hiçbirşey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın ama kenarındayım o kesin..Hemde en kenarında bizim mahalle gibi..Hayatta en çok askerliği sevdim ben askerken çok sevda mektubu yazdım başkalarına çok mektup okudum başkalarının..Elin gariplerine de eziyet ettim..niye..çünkü ben şehirliydim nufusumda buranın adı yazıyor ama şehir beni takmıyor...

Sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye. Bıktım ardımda yarım kalmış hikayeler taşımaktan.

Çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim. Anlamlarını bilmeden sevdiğimiz şarkılar var ya. İşte biz böyleyiz.Sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz.

Hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer..."

artık böyle diziler yapılmıyor...
insanlar da artık böyle cümleler kurmuyor zaten. "ewt, blmyrm, aq., slm, mrb,bye" gibi manasız kısaltmalar almış yükünü, uzun ve duygu yüklü cümlelerin. bizler, eleştirenler bile bazen kendimizi kaptırıyoruz bu anlamsız girdaba. uzun mısralar,inceliklerle dolu şiirleri bu kelimelerle mi vücuda getireceğiz artık?ya da bütün anlam dünyamız güdüle güdüle bu tuhaf kısaltmalara sığacak kadar ufaldı mı? eksik miyiz bu kadar hayattan ve duygulardan? o zaman neden yakınıyoruz?