31 Aralık 2008 Çarşamba

unutamıyorum işte-5

DÖNÜŞ
Türk sinemasının, kendi kuşağındaki en başarılı sanatçılarından birisidir kesinlikle Türkan Şoray. Dönüş filmiyle de bunu inkar edilemeyecek şeklde tesciller. oyuncu, senarist ve yönetmen ünvanlarının hepsini üzerine alarak, bir tarih yazar türk sineması içinde.
dönüş, Türkan Şoray'ın, yüzünü Anadolu'ya çevirmiş, toplumun nabzını başarıyla tutan, halkın dili olabilmiş, başarılı bir sanatçı olduğunu kanıtlamakla kalmaz, türk sinemasında kadınların da en az erkek yönetmenler kadar başarılı, duyarlı, saygın çalışmalar ortaya koyabildiğini de gösterir.
dedik ya, Türkan Şoray, dönüş filminde sosyal bir konuyu işler: Yurt dışına gidip, değişerek dönen, dönmeyen ya da dönüşünün artık bir anlamı kalmayan gurbetçilerimizin durumunu işler. ve türk sineması diliyle geride kalan ailelerin durumunu... işlediği konu, anlatım, oyunculuk açısından türk sinemasının en iyi filmlerinden biri. konuya girmeyeceğim. çünkü hemen hepimizin bildiği bu şahae filmi kendi anlatımımla yavanlaştırmaya hiçde niyetim yok.
ama değinilmesi gereken bir diğer konu, Yalçın Tura'nın nefis müzikleri ve Seha Okuş'un getirdiği unutulmaz yorum.... hiçbir yorumcu, Seha Okuş'un verdiği ruhu verememiştir "hasretinle yandı gönlüm"e... aradan geçen yıllar, bu şarkının ününe ün kattıkça, Seha Okuş'un adına gizemli bir sır perdesi çeker. kimdir, ne iş yapar, neden milyonlarca bilinmedi? araştırmaya gerek duymadık pek. onu gizli bir kahraman olarak sakladık o ölümsüz şarkının ardına.
dönüş filmindeki şarkıyı söyleyen kadın...şarkını bildiğimizin yarısının yarısı kadar bilmedik seni. ama inan, bize eklediklerinin haddi hesabı yok... yaşıyorsan eğer, selamet içinde yaşa yıllarca daha... ama eğer sustuysa o masalsı sesin, nurlar içinde yat...
işte, dönüş filmini film yapanlardan birisi olan o şarkı. zevkle dinleyiniz.
perde ardındaki tüm emektarlara saygıyla...

30 Aralık 2008 Salı

krismıs ya da kimi yiyonuz lan siz


kendimi bildim bileli yeni yıl mesajları hep tiksindirmiştir beni. ekranda çıldırasıya bir eğlenceden verilmiş arada, kendine ait olmayan sözlerle, duymaktan el-aman denilmiş kelimelerle "aman, yeni yıl mesajımızı da verelim de aradan çıksın" edasıyla, kimi neden ilgilendirdiği bile belli olmayan garip bir gelenek.

"yeni yılın herkese şans, mutluluk, para ve aşk getirmesini..." falan filan...

bi de 80'li yılların gazetelerinde bitmekte olan yılı temsil edenle yeni yılı temsil eden yaşlı adam-bebek ikilisinin çizildiği karikatürler vardı. yaşlı adam gününü kaybetmiş kuşlar gibi... gözler şaşmış, deri sarkmış, kemal sunal'ın Gulyabanisi gibi bi halde.

ulan sanki o adamı o hale getiren uzaylılarmış gibi. kimse o adamın neden o hale geldiğini sorgulamaz. o adam daha bir yıl önce bebekti. neler görmüş ki bir yıl içinde, bu hale gelmiş kimse itibar etmez o ihtiyara... bir yıl içinde gördüğü savaşlar, cinayetler, bombalamalar, yalanlar, birbirin yiyen insanlar getirmiş o adamı o hale derdim hep. acırdım...

bebeğe de acırdım. yazık... bir yıl sonra sen de istenmeyeceksin. herkes yanındaki gencecik bebeğe itibar edecek. sen d tüketim dünyasının bir ürünü olarak, bir yıllık kısacık ömrünü tamamlayarak, tüketim karadeliğinin içinde yok olup gideceksin. kimse anmayacak artık seni.

kimse yeni yıl için iyi dileklerde bulunmasın kimseye. kuru dileklerimizden başka yaptığımız hiçbir şey yok. ertesi gün hepsini unutup, kaldığımız yerden devam edeceğiz, birbirimizi yemeye... kimbilir, o iyi dileklerin dilendiği saniyelerde, dünyada bir yerlerde çocuklar, kimilerinin ancak kötü niyetlerinden nasiplenebilecekler ancak. yeni yılın ne olduğunu, neden varolduğunu ve neden bunun kendi başına geldiğini bile sorgulayamadan, idrak edemeden terkedip gidecekler bu dünyayı.

mutlu yıllar, yaşlı , eski yıl adamı...

29 Aralık 2008 Pazartesi

üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder

"Mehmed Akif'in birinci safahat'e verdiği önsöz"
“İki gözüm, kardeşim Mithat Cemal’e.
Safahat’ta eğer şiir arıyorsan arama. Yalnız bir yeri vardır ki, hazindir.
-Göster!
-Küfe.
-Yok.
-Hasta?
-Değil.
-Kahve?
-Hayır.
-Hangisi ya?
-“ÜÇ BUÇUK NAZMA GÖMÜLMÜŞ KOCA BİR ÖMR-Ü HEDER”

(çeviri: şaban çuman)
rahmetle... özlemle...saygıyla...

unutamıyorum işte-4



KURULUŞ

isim sayamayacağım. o kadar çok kaliteli isim var ki... türk sinema tarihinin başlı başına bir özeti. baştan sona efsunlu bir destan. her sahnesi, her sözü, her repliği, her karakteri, duygu ve heyecan dolu...aşk dolu... televizyon tarihinde yapılmış en güzel işlerden birisi bence... osmanlı devleti'nin bir kılıç-kalkan devleti değil, bir ruh ve mana devleti olduğu, temellerinin bu mayalarla atıldığı vurgulanmış.fazla söze gerek yok...


28 Aralık 2008 Pazar

lanet olsun


hiçbir şey ilgimizi uyandırmıyor artık.hiçbir şey hassasiyet duygusuna sahip olmamıza yaramıyor artık. robotlaşmayı kabullendik ve acı ki sevdik. bırakmaya da hiç niyetimiz yok.başkalarının acısını o denli kanıksadık ki, sıradan sayıyoruz.


-cami bombalayarak, ilkokul bombalayarak, çocukları öldürerek, bunun için saati bile gözeten, bunları yaparak otoritesini kanıtlamaya, gücünü göstermeye çalışan İsrail'e...

-bütün bunları "kendini savunuyor" diye savunan , canilikte ve vahşette İsrail'den asla geri kalmayan medeniyet, islam ve insanlık düşmanı ABD'ye...

-Türkiye'yi, var olup olmadığını araştırmaya gerek bile duymadan,her fırsatta soykırımla suçlayan, ancak halen tüm dünyanın gözü önünde sürmekte olan daha elim soykırımlara kılını bile kıpırdatmayan yanlı, hain, insaniyetten uzak, Batı dünyasına...

LANET OLSUN...

unutamıyorum işte-3


şımarmak hülya avşar'a yakışır derler,sadece. yalan... gülşen bubikoğlu kadar şımarıklığı kendine yakıştırabilen başka biri daha var mıdır acaba? senelerdir oyunculuğuna hasret kaldığımız gülşen bubikoğlu, sinemamızın en güzel kahkaha atan, en güzel gülümseyen, soylu güzelliğiyle türk kadınının prototipi olabilecek kadınlarındandır.
beyazperdede göremesek de artık, televizyondaki filmleriyle gideriyoruz ara sıra özlemimizi. olsun... var olsun, bize ekledikleri için...
evcilik oyunu filminde ailelerin birbiriyle görücü usulü evlendirmeye çalıştığı iki gencin, farklı bir şekilde biraraya gelmesi işlenmekte. gülşen bubikoğlu,tarık akan,hulusi kentmen,mürüvvet sim,cevat kurtuluş, sami hazinses... devlerin resmi geçidi gibi, değil mi?
ama yine filmin finaline yakın çalan, kime ait olduğunu bir türlü öğrenemediğim bir şarkı filmin başrolüne oturur ve seyirciyi yakalayıverir.


27 Aralık 2008 Cumartesi

unutamıyorum işte-2

DAĞLAR KIZI REYHAN
aslında filmimizi bu denli etkileyici kılan,Kamuran Akkor'un tadına doyulmaz yorumu ve şarkılarıla filme kattığı ruhtur. film zaten "reyhan" şarkısı üzerine kurulu. kartal tibet'in delici bakışlarına bol bol yer verilen filmi değerli kılan elbetteki naif, kırılgan, zarif, güzel, o meşhur seslendirmeyle daha da şirinleşen filiz akın...

efendim,fakir kız ve fakir oğlan,mehmet ve reyhan, birbirini seven ve evlilik planları yapan bir çifttir. ancak reyhankızımız biraz şöhret heveslisidir. kötü gazino patronu (metin serezli) reyha'a göz koyar ve mehmet'in cebine uyuşturucu koydurarak demir parmaklıklar ardına yollar.

mehmet hapiste sevgili nubar terziyan'dan kumaın inceliklerini öğrenerek, bir yandan da büyük bir kinle bileylenerek dışarıya hazırlanır ve uygun bir fırsatı bulunca da gazinocu abimizin karşısına çıkar ve maının yarısını zar atarak elinden alır.

bu sürede reyhan'ın mehmet'ten bir oğlu olur (ömercik). mehmet'e ilk anda kanı ısınan ömercik, kısa bir süre sonra onun gerçek abası olduğunu öğrenir. aşk kine galip gelir ve mehmet'le reyhan biraraya gelmeye çalışırlar ancak bu o kadar kolay olmayacaktır.


kamuran akkor'un filmde seslendirdiği o güzelim şarkılarından "reyhan" .. zevkle dinleyin gari... ne varsa eski topraklarda var...

26 Aralık 2008 Cuma

unutamıyorum işte-1

AYŞECİK'LE ÖMERCİK
çocukluğa özlem olayını fazla mı abartıyorum bilmem ama, burada çocukluğumun ve yetişkinliğimin gereksiz duygusallıklarla ziyan olmasına sebep olmuş, ama önünde saygıyla eğilmeyi vazife bildiğim birkaç türk filmine değineceğim.sanırım 6-7 yaşlarıma rastlar çok bilmiş ayşecik ve ezikliğin en güzel sureti ömercik'le tanışmam.




Ayşecik:
sinema salonlarını oyalı mendillerini yedek yedek yanında taşıyan insanlarla doldurmasını başarabilmiş bu ukala kızımız, Sadri Alışık, Ayhan Işık gibi güzel abilerle girer hayatımıza siyah beyazlı filmler zamanından.Sadri Alışık, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın abilerin bir şekilde akrabamız olması hayalini ondan miras aldık diyebiliriz aslında. kim Sadri Alışık gibi, gülerken ağlayan,ağlarken gülen,şiir okuyan, içinde bir çocuk yaşatan , içli bir babaya sahip olmak istemez ki... gel gör ki onlar dahi sınanmalıdırlar...hem de en acı tecrübelerle. ne güzeldir ki filmlerin sonunda mendiller genelde mutluluktan ıslanacaktır.
Ayşecik'e hayat veren Zeynep Değirmencioğlu film yapımcısı ve senarist Hamdi değirmencioğlu'nun kızıdır. kimileyin külkedisi, kimileyin pamuk prenses, kimileyin polyanna kimliğine bürünerek iyice işler muhatabı olan neslin bilinçaltına. milenyum çağında komedi olur dramları, amerikalarda bile gülünmek için filmleri sipariş edilirken, Türkiye'de kimi orta yaş ve orta yaş üzeri insanlar bıyık altından gülmekte ve hayranlığını saklamaktadır. şimdi güldüğü ya da gülmeye çalıştığı filmlere bir zamanlar burnunun direkleri sızlayarak baktığı için midir dersiniz.
anladınız siz onu... :)




Ömercik:
ömercik size Haryy Potter'ı anımsattı mı hiç?... bana hep anımsatır. hem de ziyadesiyle.hatta Harry ömercik'in kötü bir kopyasıdır desem abartır mıyım? abartmam bana sorarsanız.

-harry potter kötü de olsa akrabalara sahiptir. oysa ömercik kimsesizdir,kimsesizlerin bile kimsesizidir.

-harry'i koruyup kollayan bir Dumbledore vardır, ancak ömercik kendi gibi biçare Ayşecik'ten başka bir hami bulamaz kendine.

-harry olağanüstü güçlerle arada bir mücadele etme lüksüne sahiptir, büyük işler başarabilir. oysa ömercik dramdan, acıdan ve yalnızlıktan başka hiçbir olağanüstülüğe sahip olmamıştır. mücadele edemez ve sevimli yüzünden başka bir silahı da yoktur.

-harry'nin ailesinin akibeti bilinir ancak ömercik ikinci planda kaldığı için ailesi hakkında bir malumat yoktur, neden kimsesizdir, mazisinde neler vardır ve durumu ne olacaktır sorularının hiçbiri yanıt bulamaz. dolayısıyla seyirci de ömercik adına ümitler geliştiremez filmin sonu için.

...

saysam bitmez liste ama filme geçmem lazım

AYŞECİK'LE ÖMERCİK

doktor ekrem (metin serezli) ve nevin(semra sar) kızları ayşe (zeynep değirmencioğlu)ile birlikte mutlu bir çifttir. nevin, yasak aşk yaşayan görümcesine yardımcı olmaya çalışırken, büyük bir hata yapar. kocası nevin'in adına gelen mektupları okur ve nevin'in kendisini aldattığına inanır.gece yarısı ev gelen hırsıza kızı ayşeyi verir.aile dağılır. ancak zaman nevin'in suçsuz olduğunu gösterecek ve feleğin perdesi bir kez daha nevin, ekrem ve ayşe'yi garip biçimde bir araya getirecektir.

bir başka yazımı kendisine ayıracağım semra sar, metin serezli,münir özkul, ali şen,avni dilligil, 1977 yılında sergiledikleri şahane oyunculuklarıyla el sallıyorlar bize. selam olsun hepsine...
...
filmin insnın içine işleyen soundtrack'ini de unutmadım. orda bir köy var uzakta şarkısını hiç bu kadar içli bir içimde dinlemiş miydiniz?

25 Aralık 2008 Perşembe

ilk kahramanımız cin ali


ilkokul öğretmeni Rasim Kaygusuz'un bizlere armağanıdır Cin Ali... çocukların okuma-yazmayı daha kolay kavrayabilmesi için -bir çok öğretmenin yaptığı gibi- bir öğretmenin basit ve önünde eğilinesi bir buluşun sonucudur. 1968 yılında bir öğretmenin hayalgücünden doğan cin ali, 40 yaşında ve bir neslin çocukluğunun soba arkası sıcacık gamsız günlerinde sevimli bir suret olarak yaşamaktadır. bir neslin tanığı, ailemizden biri ve hatta tanışmak için can attığımız, kahramanımızdır cin ali...

öyle değil mi?

bir çoğumuz ilk ressamlık denememizde onun narin ve sade duruşundan yararlanmadık mı? okumnın o heyecan verici tadına onun tanıklığında varmadık mı?

cin ali, neden-nasılcı bir çocuk olması, sürekli sorular sorması nedeniyle, çağdaşı olmaktan bıkıp usanmadığı çocuklara sorgulamayı, araştırmayı da öğretmiştir. o nedenle hepimizin ruhunda biraz da cin ali'lik yok mudur dersiniz?

2005 yılında tümevarım sistemine geçilmesiyle birlikte cin ali ile çocukların yolu ayrılmıştır. ancak cin ali ve eli öpülesi fikir babası Rasim Kaygusuz, o güzel yılların terbiyesiyle yetişmiş, büyüyememiş çocukların ve öğretmenlerin gönlünde her zaman var olacaktır.

gandalf vs. saruman

video

yine kendi montajım. bir başka lord of the rings videosu...

23 Aralık 2008 Salı

çocukluk asla geçmez


Hiçbir şey, yaşlı bir kadınla bir arada yaşamaktan; yaşlı, huysuz ve sevecen bir ihtiyarcığın yanında büyümekten daha eğlenceli olamaz. Yedi yaşında bir çocuk, kendisinden çok şey bulur, o yaşlı haminnenin eski püskü kuşağının dibinde.

Çocukluk, eninde sonunda gelir bulur sizi. Yedinizde elinizdedir, yetmişinizde ise elindesinizdir. Bu, hayatın –sanıldığının tam tersine- en güzel döngüsüdür. Başladığınız yere geri dönersiniz, yıllar sonra; hatıralarla, yaşanmışlıklarla, daha anlamlı bakışlarla, bilgeliklerle donatılmış eşsiz bir duruşla… Aynı evde karşılaşan -biri yedisinde, diğeri yetmişinde- iki çocuğun oynadığı oyun, birine mutlu bir hayatın, diğerine mutlu bir sonun kapılarını açar.
Ne sandınız yani? Ninelerle büyüyen çocuklar neden daha mutlu bir çocukluk geçirirler? Neden daha sağlam basarlar ayaklarını yere, ilerleyen yaşlarında? Öylesine bir kan bağıyla kestirip atmalı mı?

14 Aralık 2008 Pazar

gandalf

video

Yüzüklerin efendisi hayranlığım hala devam ediyor. kendi montajım... maxim'in exodus'u ile harika olmuş...

13 Aralık 2008 Cumartesi

uzay heparı sonsuza albümü hakkında


uzay heparı - sonsuza albümü nihayet çıktı... heyecanla bekledik, haftalardır...

ben kendi adıma bazı şeylere takıldım...bir çok durum onno tunç albümü için de dikkatimi çekmişti.

1- şarkıları yeniden düzenlerken neden ruhundan mümkün olduğunca uzaklaşılır?(vurulduk başta olmak üzere, birçok şarkı için geçerli)

2- albümde neden levent yüksel, demet ve aşkın nur yengi gibi uzay heparı ile varolmuş isimler yer almadı?

3- zeynep tunuslu şiir okumak zorunda mıydı ?

4-sertab erener yeniden yorumladığı şarkılarda neden jazz nöbetlerine tutulur (onno tunç albümünde sen ağlama şarkısının ve fahir atakoğlu-iz albümündeki İstanbul şarkısının akibeti de aynı olmuştu)

5- kınalı bebek melodisinin biçare şarkısının içinde işi ne? o yüzden mi kınalı bebek'in aranjesi o denli yavan kalmış?

6-şarkıcı seçimi son derece yersiz... ajda, nilüfer, nükhet duru, erol evgin gibi sanatçılar albümü uçurabilirdi...

açıkçası üstünkörü hazırlanmış gibime geldi... sonuçta uzay heparı için yeniden bir albüm hazırlanacağını sanmıyorum ve bu çalışmanın olabildiğine özenli olması gerektiğini düşünüyorum.

ama yine de masum değiliz şarkısı(cahit berkay faktörü etken olmuş diye düşünüyorum) ruhuna sadık kalabilmiş ve güzel olmuş.

5 Aralık 2008 Cuma

serçe


şiir...
şarkı...
gündelik şeyler belki de...

sahi,hangi dilde öter dersiniz
pencereye konan serçe?...

4 Aralık 2008 Perşembe

geride


her yağmurlu kasım sabahı
babam gider
yeniden
yeniden
ben uyanmadan


"almanya acı vatan"

3 Aralık 2008 Çarşamba

yazmasam nic'olurdu halim


"söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. yazı yazmak da hırstan başka ne idi ? burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. hırs hiddet neme gerekti? yapamadım. koştum tütüncüye, kağıt kalem aldımç oturdum. ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. kalemi yonttum. yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım."

sait faik abasıyanık -haritada bir nokta

........

ne kadar güzel bir dışavurum...

ne kadar güzel bir ifade şekli...

ne kadar güzel bir içtenlik...

yazmasak, nasıl geçer günlerin efkarı?

nasıl dinginleşir, geçip gidişini seyrettiğimiz, ama otomatik portakaldaki Alex misali, seyretmekten kaçmak istediğimiz halde, seyretmek zorunda bırakıldığımız ömrümüzün acımasız şiddeti, curcunası?

2 Aralık 2008 Salı

ıslak ıslık

ayrılmanın, geride kalmanın, ya da çekip giden olmanın, garip bir tadı vardır. olgunlaşmadan tadılmış meyvelere benzer, ekşi bir tadı... karşılıksız sevmek böyle değildir. daha tatminsiz, oburca bir beslenmedir o... oysa vazgeçmek, vazgeçilmek çok başkadır. acı bir meyveyi, acıya acıya tatmaktır, anlamsız bir iştahla, biteviye...
geçmişimiz, geriye dönüp de özlediğimiz acı meyvelerle doludur. geçmişimiz, ardımızdan hiç durmadan çınlayan sonbahar rüzgarı gibidir. göç mevsimi geldiğinde terkedip gitiğimiz yayla evleri gibidir; ardımızdan hep bekler. oysa kim döner, kim ölür bilinmez.
...
günün birinde, karadeniz köylerinin birinde, küçük bir kızla küçük bir erkek çocuğu, bir dere kenarında bulunurlar. (aşkın ne olduğunu bilirler mi dersiniz? bilirmiş olsalar gerek... büyükler arayıp da bulamazken, onlar bir dere kenarında, bir çocukluk serencamının içine buruş buruş saklayıp taşırlar büyümüşlüklerine...)
suyla oynarlar, dereye koca koca taşlar atarlar, sıçrattığı suyun kendilerini ıslatmasına izin verirer, finduk kabuğunu doldurmayacak yüzlerce cümle kurarlar havadan sudan... birlikte zaman geçirmek güzeldir. kız çocuğu ineklerinin adını sayar bir bir... en büyük ineği nasıl korkusuzca sağabildiğinden söz eder, bire bin katarak... çok iyi örgü ördüğünden, camide herkesten önce elifba'yı bitirip Kur'an'a çıktığından, bahçelerindeki armut ağacına kolaylıkla nasıl tırmandığından... çocuk dinler de dinler...
kızın kara lastiği suya düşünce bütün hülya dağılır. şiir de biter, aşk da biter, çocukluk da kapıdan çıkar gider. kara lastik gözden kaybolurken çocuk, kızın yüzüne bakar durmadan. burnunun üstündeki ağlarken oluşan kırışıklıklara, çenesinin aldığı o güzel biçimsizliğe, yüzünün aldığı, çoculuğun en güzel haline, aşkın en güzel haline, sevginin en güzel haline bakar...
-ne bakaysun yuzume, geri zekali...
-...
-koşsana lastiğumun peşinden.
-...
-ben şimdi anama ne deyeceğum?
-ben sana kendi lastiğumi verurum.
-ben ne edeyim senun lastiğuni, salak uşak, defol git başumdan!

lastik gitti... kız çocuğu gitti... çocuk gitti...
çocuk, ilk gençliğinin uzunca bir süresini, o lastiğin peşinden neden gitmediğini sorgulamakla geçirdi. orta yaşına yakın, o lastiğin peşinden gitmediğine, aşkın o ekşi tadını tattığına şükretti.
...
dudağında ıslak bir ıslık... güzeldi hayat, çok şükür...

8 Kasım 2008 Cumartesi

ensemble galatia


Ankara'da ortaçağ müzikleri yapan bir grup var. Kaan bahadır, selçuk dalar, Senem Gökçe Okullu, Serkan Özçifci, Yurdanur Aksop, Gökhan Bulut isimli müzisyenlerden oluşan grup, ortaçağ dönemi enstrümanlarını kullanarak, o dönemin müziklerini icra etmekteler. sayfayı açtığınızda, müziklerinden örnekler de dinleyebiliyorsunuz. insanı gerçekten de alıp, başka yerlere götüren müzikleriyle ensemble galatia, albüm yapması için dinleyicilerden yoğun talep almakta.

kısa süre öncesine kadar Nefes Bar'da sahne alan grup , siteden edindiğim kadarıyla bir süre ara vermiş. Anakara'ya yolunuz düşerse, izlemeden dönmeyin derim, çünkü doyumsuz bir müzik ziyafeti sunuyorlar.

umarım albüm yaparlar ve tarzlarını aynen korurlar.

2 Kasım 2008 Pazar

Jeux d'enfants (cesaretin var mı aşka)







bu filmden söz etmemek olmazdı kesinlikle.

fransız sinemasının son yıllarda başarılı ürünler sergilediği, nitelikli oyuncularını holywood sinemasının karşısına diktiği ve avrupa sinemasını önemli ölçüde sırtladığı sinema seyircisinin gözünden kaçmıyor. audrey toutou ve marion cotillard, fransız sinemasının beyazperdeye armağanı iki yeni yıldız. 2007 oscar ödülünü alan marion cotillard, 2003 yılında rol aldığı bu filmle adamakıllı iz bırakıyor sinema seyircisinin belleğinde... neyse, atilla dorsay pozlarını bırakıp konuya gelelim.

farklı konusu, sıcak hikayesi, işlenişindeki özgünlük, müzikleri gibi bir çok konuda en etkilendiğim filmlerden birisi diyebilirim.

sophie ve julien, çocukluklarında ayrıksı olmaları sebebiyle biraraya gelmiş iki yalnız çocuktur. sophie, doğu avrupa göçmeni bir ailenin kızıdır. julien ise annesini kaybetmiş ve otoriter babasıyla yaşayan bir çocuktur. iki çocuk, bir kutu etrafında dönen , cesarete ve hatta inada varacak bir oyuna, hayatları boyunca sürecek ve tüm hayatlarını etkileyecek şekilde başlarlar. aralarındaki aşkla aralel giden bu oyun, onları başka insanlarla evlenip çoluk çocuk sahibi olacak inatlaşmalara kadar götürür.
filmin sonlarına yaklaştıkça heyecan ve duygu dozu artarak, filmi unutulmazlar arasına yerleştirmekte. özellikle julien'in on yıllık aradan sonra kapıya gelen kadını sophie sanması ve verdiği tepki görülmeye değer...

28 Ekim 2008 Salı

"ya ağırsa ve ben farkında değilsem..."

ne kadar zamandır yolda olduğunu unutmuştu. bacakları yorulmaya başlamıştı artık. eski gücünün artık onu terketmeye başladığını düşünüyordu o ara, sık sık. ama bu düşünceyi çabucak atıyordu kafasından. öyle ya, onun tek bildiği yoldu. başlangıcı yoktu, sonu mu olacaktı. hem son neydi ki? sahiden neydi?
kışın soğuğunu katık ediyordu bu yalnızlıklı yolculuğa, yazın sıcağını... baharın taze kokusunu daha çok seviyordu. en çok da sonbaharın hüznünü... ama asla rehavete kapılmıyordu. taşıması gereken bir yükü vardı onun. kimi zaman sövüp saydığı, lanetler okuduğu, kimi zaman elinden ah edip inlediği, bütün bunların sonunda özür dilediği, öpüp okşadığı, gönlünü aldığı...
ama bütün bunlara rağmen yükünden kurtulmak şöyle dursun, onu birkaç dakikalığına yere bırakıp dinlenmeyi hiçbir zaman aklına bile yanaştırmadı. öfkesi de sevgisi de bu bağlılık içinde sürdü gitti. aslında ağırlığın ne olduğu, sırtında bir yük olmaması duygusunun ne olduğunu da bilmiyordu. öyle ya, okyanusun derinliklerindeki karanlık sularda yaşayan balık nereden bilsin suyun ne olduğunu.
yürüdüğü yollar boyunca yük taşımayan insanlar görmekteydi bazen. kendi yolculuğuna benzemiyordu yolculukları. ne canhıraş bir telaş, ne de anlamsız bir yüke anlamsız bir bağlılık (bu onların sözleriydi). kimisi balığa çıkıyordu, zevkine, kimisi seyahatlere çıkıyor, kimisi ibadetler ediyor, kimisi gökyüzünde birşeyler arıyordu, ille de bulma kaygısı yaşamadan... alaycı sözleri sevgili yükü tarafından duyulur diye ödü kopuyor, çabucak uzaklaşıyordu kalabalıklardan. aklına gelince, hemen yükünü düşünmeye başlıyor, bağlılığını tazelemeye çalışıyordu. işte onu en çok yoran da bu olmaya başlamıştı son zamanlarda. yükü ağır gelmiyordu lakin, "ya ağırsa ve ben farkında değilsem" düşüncesi bütün gücünü ve dikkatini alıyordu elinden.
adam düşünmemeye karar verdikçe daha da çok düşünmeye başlamıştı.
"ya ağırsa ve ben farkında değilsem..."

24 Ekim 2008 Cuma

gitmeli


sonbaharın karagüze döndüğü zamanlarda alıp başımı gitmek isterim dünyanın bahara hazırlanan diğer yarımküresine. yeni bir bahara , beklemeden, ara vermeden, hiç duraksamadan dalıvermek için... sırtımda ceketim ve cebimde bir paket sigaramla birlikte sadece... ne bir tanıdık yüz, ne de beni önceki hayatıma bağlayacak herhangi bir şey.

bir geminin güvertesinde gün batımını seyrederek değil, hayır. romantik saçmalıklarla geçirecek vaktim yok. en iyisi bir uçağa atlayıp birkaç saat sonra soluğu ilkbaharda almak.
sonrasında bu devridaimin döngüsüne bırakmak kendini... tıpkı göçmen kuşlar gibi.
...
bir insan ömrünü neyle geçirir sahi?
kavuşamamalarla mı?
hayallerle mi?
gidip de dönememelerle,
dönüp de bulamamalarla mı?
yoksa kendine ızdıraplar yaratmalarla mı?
...

gidip de dönmeli mi illa?
dönüp de bulmalı mı?
hepsi geçici değil mi?
hayat gidip de dönememelere,dönüp de bulamamalara açılmıyor mı kırkıncı kapının sonunda?

bizler yıllara yaydığımız bir çocuk oyununu fazla mı ciddiye alıyoruz yoksa?
...
gitmeli...

18 Ekim 2008 Cumartesi

"sır"a dair... kısacık


içeriği tartışıladursun, the secret'ı baştan sona okudum ve forumlarda atıp tutanlara aldırmadan, gerekli mesajları aldım.

tamam, hepimiz Türkiye'de yaşıyor ve yaşam standartlarımızın bilicindeyiz. amerikan rüyaları görmeye ne mecalimiz, ne de vaktimiz var. Ama şu bir gerçektir ki kitaptan alabileceğimiz hiç mi bir şey yok? herşeye burun kıvırsak bile oturup, olumlu düşünmenin, kendine güvenmenin, olumlu olmanın kime ne zararı var? ben secret'ı okudum ve sevdim. kendimi iyi hissetirdi. güzel şeylerin olacağına dair umutlar edindim. okunması gerektiğini düşünüyorum.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Fazıl Hüsnü Dağlarca ölümsüz


Çocuk ve Allah'ın, Mustafa Kemal'in kağnısı'nın şairi, türk dilinin ve türk edebiyatının en büyük şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca ölümsüzlüğe adım attı. Türk dilinin başı sağolsun.

11 Ekim 2008 Cumartesi

attila ilhan 83 yaşında


türk yazınının büyük ve özgün kalemi ölümünün 3. yılında anıldı. 80 yaşında hayatını kaybeden İlhan'ın, İstanbul Aşiyan'daki mezarı başında toplanan ailesi ve dostları, onu kaybetmenin hüznünü bir kez daha yaşadı.
Attila İlhan Kültür Merkezi'nin düzenlediği anma etkinliğine ünlü yazarın kardeşi Çolpan İlhan, yeğeni Kerem Alışık, yakın dostlarından sinema sanatçısı Ekrem Bora ve birkaç seveni katıldı.
ne acıdır ki binlerce seveni ve okuru olan Attila İlhan'ı hatırlama zahmetine girip ziyaretine gidenler 40 kişiyi geçemedi.
ama biliyoruz ki; "ayrılık da sevdaya dahil..."

1.
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın..

2.
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan..

3.
...
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

6 Ekim 2008 Pazartesi

ebrularım






30 Eylül 2008 Salı

Mehmed Akif'i anlamak



-Mehmed Akif ERSOY kimdir?
Evet, kimdir Mehmed Akif?
“İstiklal marşımızın şairi” diye çocuklarımızın diline pelesenk edip geçiştirdiğimiz, ardını doldur(a)madığımız sıradan bir isim midir?
Ahmet, Mehmet, ali, veli gibi…
Öylesine…
Sadece bilinsin yeter.
Adettendir diye…
Baş döndürücü bir hızla geçerken zamanın içinden, pencereden hayal meyal gördüğümüz sıradan, akıllarda yer edemeyen bir suret mi yoksa?

Kuşkusuz, biraz zorlanacak olsak, “şair” diye kestirip atacağız.

Ne hazindir ki, daha detaylı bilgi, sadece meraklı dimağların payına düşecektir. O, bir vatan şairi olmanın yanında, vatanına, dinine Peygamberine, değerlerine, verdiği söze âşık bir vatanseverdir. Her dizesi, her sözü özenle seçilmiş ve hikmetlerle dopdoludur. Mehmed Akif’i şair diyerek geçiştirmek, haksızlıktır. Hem de kolaycılıktır.
Akif’in şiirlerinde börtü-böcek yerine sosyal dayanışma, medar-ı maişetin türlü sıkıntıları, aksaklıklar ve çözüm yolları, vatan ve milletin selameti, velhasıl umumun derdi, cefası vardır. Gözyaşı, ağıt, keder, kahır, Akif’in şiirlerinin biricik süsüdür.
Derine inildiği zaman, Akif’in değindiği konuların bugün hala geçerliliğini koruyan sıkıntılar olduğunu görürüz. Bu sebeple Mehmed Akif, yalnızca zamanının şairi değil, bütün zamanların şairidir, ozanıdır. Milletinin biricik tercümanıdır.
Mehmed Akif, aynı zamanda bir din bilgini olarak da çıkar karşımıza. Kuran’ı tercüme edebilecek derecede dini bilgi ve gramer bilgisine vakıf iken, aynı zamanda bundan imtina edecek derecede tevazu ve saygı sahibidir. Bir edep abidesidir o çünkü.
Şiirleri ve yaşam tarzı asla çelişmez. Yapmacıklık asla yaklaşamaz ona. Çünkü o, yaşadıklarını ve inandıklarını yazmıştır; buna tarih de şahittir, milleti de… ikircikli bir yaşam tarzından her zaman nefret etmiş, her zaman doğrunun ipine sıkı sıkı sarılmıştır.

Bizim kısıtlı muhakememiz ve cılız söylemimiz onu tarife ancak bu kadar yetiyor. Şiirleri onu daha iyi anlatacaktır.

KURAN-I KERİM:
Kuran-ı Kerim, her zaman doğruluğun, ilerlemenin, huzurun bir numaralı kaynağıdır. Akif, cehaletle her daim mücadele etmiş, ilim ve teknikte geri kalan Müslümanları uyarmaya çalışmış, aynı zamanda bağnazlığın, yobazlığın ve hurafelerin en büyük düşmanı olmuştur.

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.”

"Ya açar bakarız Nazm-ı Celil'in yaprağına,
Yü üfler geçeriz bir ölünün toprağına,

İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için."

İLİM-TEKNİK:
Akif, batı medeniyetinin ilim ve teknik bilgilerinden yararlanmaya her zaman taraftar olmuş, ancak Müslümanların aşağılık kompleksine kapılmasına, kültür erozyonuna boyun eğmesine şiddetle karşı çıkmıştır:

"Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atını,
Veriniz mesainize hem de son sür'atını."

"Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var."

MÜCADELE:
“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” buyuruyor dinimiz. Türk milleti, tarihinin er zor dönemini yaşarken, yüce yaratıcı da o zorluğun karşısına, Türk Tarihinin en zorlu komutanları, vatanseverleri ve şairlerinden oluşan bir ordu koymuştur. Düşman istilasına karşı tarihin en haklı savaşını veren bir milletin duyguları ve halet-i ruhiyesi daha güzel nasıl tercüme edilebilirdi?

"Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum."
Kesilir belki ama çekmeye gelmez boyunum."


27 Aralık 1936 yılında, 63 yaşında iken İstanbul'da vefat eden Mehmed Âkif, aşinalık derecesinde tanınıp bilinmekten çok daha fazlasını hak ediyor. Dinleyelim, duyalım, anlayalım, anlatalım.

22 Eylül 2008 Pazartesi

fernando pessoa


(13 Haziran 1888 - 30 Kasım 1935) Portekizli şair, ressam.

portekiz edebiyatının en güçlü kalemlerinden birisi. müzik eleştirmeni olan babasının beş yaşında ölümü üzerine,annesininevlendiği Durban Konsolosuyla birlikte Güney Afrika'ya yerleşir. burada iyi bir ingiliz eğitimi görür. 1905 yılında portekiz'e dönen Pessoa, ingilizce ve fransızca iş mektupları yazarak geçimini sağlar.

Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenen sanatçı, özgün eserlerine karşın hayattayken pek tanınmaz.

1913'te, fütürist harekette yer aldı ve Sá-Carneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı.

Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares gibi kurmaca isimlerle yazmış, bu isimlerin her birine kendi içinde bir tarz yaratmıştır. bu da şairin bakış açısının zenginliğini gözler önüne sermektedir.

1935 yılında Lizbon'da öldüğünde çok az tanınıyordu ve yalnızca 3 kitabı yayınlanmıştı. ancak ölümünden sonra sandıklar dolusu el yazması bulundu ve ortaya bir Fernando pessoa edebiyatı çıkmıştır. 1942 yılında yayınlanmaya başlayan tüm eserleri 26 cilde ulaşmıştır. yazarın türkçeye çevrilmiş eserleri şunlardır.


Şeytanın Saati (Metis, 1993)
Sırların Cebiri (Nisan Yayınları, 1995)
Denize Övgü (İyi Şeyler, 1999)
Düşsel ve Gerçek (Dünya Kitapları, 2005)
Anarşist Banker (Can Yayınları, 2006)
Huzursuzluğun Kitabı (Can Yayınları, 2006)

20 Eylül 2008 Cumartesi

son buluşma... son gaziler...

video

Türkiye’nin bağımsızlığı için binlerce insanın şehit düştüğü, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden düşmana karşı tek vücut direndiği Kurtuluş Savaşı’nın son tanıkları, Gazi Ömer Küyük, Gazi Yakup Satar ve Gazi Veysel Turan’ın günlük yaşamları ve savaş yıllarına dair anıları SON BULUŞMA’da gözler önüne seriliyor. Çorumlu Gazi Ömer Dede, önce Anıtkabir’i ardından son kalan diğer iki gazi, Yakup Satar ve Veysel Turan’ı ziyaret ediyor, savaş yıllarına dair anılarını paylaşıp birbirleriyle helalleşiyorlar. Tarihe tanıklıklarını kendi ağızlarından dinlediğimiz bu üç kahraman gazi, gerçek sinema türündeki belgesel yapım ile ölümsüzleşiyor.
züğürt ağa ve selamsız bandosu'nun yönetmeni nesli çölgeçen'in çektiği film 24 ekim'de gösterime giriyor. mutlaka gidip izlememiz gerektiğini düşünüyorum. son gazileri, verecekleri mesajı kaçırmamak adına...

31 Ağustos 2008 Pazar

Yüzüklerin efendisi'nden bir alıntı

-"(...) İnsanların bir çoğu ölümü hakeder. Ölülerin bazıları da yaşamı... yaşamı onlara geri verebilir misin?... ölüm hakkında bu kadar çabuk karar verme... bilgeler bile sonu göremez."

21 Haziran 2008 Cumartesi

orta dünya savaşları

video

loreena mckennitt müzikleri eşliğinde orta dünya savaşları...

kendi videom...

20 Haziran 2008 Cuma

yüzüklerin efendisi - gandalf- boat on the river

video

18 Haziran 2008 Çarşamba

the lord of the rings- evenstar

video

13 Haziran 2008 Cuma

Ahmet ÖZER - Yer Değiştiriyoruz Hayatla




Karadeniz Bölgesi'nin en güçlü kalemlerinden Ahmet Özer'in yeni kitabı "Yer Değiştiriyoruz Hayatla" Sarissa Yayınlarından çıktı. Karadeniz Gazetesi'nde yazdığı yazılardan bir derleme niteliğindeki kitabını kesinlikle okumak gerektiğine inanıyorum. çünkü Ahmet ÖZER'in çokiyi bir şair, çok iyi bir gözlemci, çok iyi bir tahlil ustası olduğunu biliyorum. Şairlerin yazdıkları yazıların, bir şekilde şiir süzgecinden geçtiğine, bu nedenle şairlerin yazılarının çok lezzetli olduğuna ve şairlerin mutlaka yazınsal alanda da ürünler vermeleri gerektiğine inanmışımdır her zaman. bu nedenle Ahmet Özer'in kitabı mutlaka edinilmesi gereken bir eser.

4 Haziran 2008 Çarşamba

ATATÜRK VE ÇOCUK DERGİSİ YENİ SAYISI HAZIR


Aylarımızı harcayıp, gayretle vücuda getirdiğimiz dergimiz -gecikmeli de olsa- nihayet yayımlandı. Mevlana temasını öğrenclerimiz ve öğretmenlerimizin başarılı işleyişiyle dolu bir dergi hazırlamaya çalıştık. bizzat ben, gecelerce sabahladım ve ilk defa bir dergiyi A'dan Z'ye hazırlyıp matbaaya teslim ettim. inanılmaz bir heyecan. tasarım konusunda önmeli mesafe aldığımı, önemli mesafelerin önümde uzadığını anladım.

ama herşeye rağmen iyiniyetle ve güzel hedeflerle yapılmış sıcacık, samimi bir dergi oldu. çok yoruldum, ama sonraki sayının hazırlıklarına kafamda başladım şimdiden.
iletişim edresimiz: Atatürk İlköğretim Okulu Aziziye/erzurum

1 Mayıs 2008 Perşembe

safiye ayla- sine-i suzanıma ahım yeter

video

safiye ayla'nın nefis yorumu ile "sine-i suzanıma ahım yeter" adlı şarkı. şarkıya bir de video klip hazırladım. taş plak çıtırtıları arasında zevkle dinleyin.

3 Nisan 2008 Perşembe

eski trabzon

video

Ahşap bir kapının, yılların aşındırdığı eşiğinde oturup, ufukta kaybolmakta olan güzel geçmişi seyretmeye benziyor bu tuhaf his. Anımsama değil, belli… Çoktan akıp gitmiş sokaklar, renkler, yüzler, sesler, piyasalar, sadelikler, akşamüstü telaşları, baharlar, heyecanlar…
Bir daha hiç olmayacak, olamayacak insanlar, kapı önü sohbetleri, tertemiz gençlikler, evler, danteller, göbekli radyolar, alanlar, latifeler, “sabah şerif”ler…
Artık çoktan alaturka olmuş sesler ve sepya olmuş yüzler geçiyor içimden, garip bir özlemle… En masum halleriyle ve en güzel duruşlarıyla… Hiç kirlenmeyeceğini, hiç değişmeyeceğini sandıkları küçük dünyaları, küçük telaşları, küçük mahcubiyetleriyle… Hiç göremeyecekleri bir dünyayı görecek olanlara “peki, nasıl olacak?” sorusunu cevaplarcasına, bilgece bir tebessümle.
En güzel günlerimizi kolayıyla değiştik, biz… Alışveriş filelerini, topaçları, oyalı mendilleri, ucu yanmış içli mektupları, faytonları, sofaları, sardunyaları, melon şapkaları, bakır ustalarını, kır gazinolarını, komşu oturmalarını, çınaraltı sohbetlerini, mahalle berberlerini, al basan yüzlerimizi…
En garip yanlarındandır insan olmanın, özleyecek bir şeyler yaratmak, kendine… Ardına bakıp özlemle anmak için bir şeyleri tüketmek… Eskiye, eskittiklerine özlem…

9 Mart 2008 Pazar

salıncakta bir Atatürk


Bir öğretmen, bir çocuk dostu ve çocuk kalmakta direten biri olarak, Ata’nın en güzel resmi budur diyebilirim. Buna benzer başka fotoğrafları da var Ata’nın, ama bu resimdeki tat pek az resminde dikkat çeker. Alışkınız Ata’yı komutan, kahraman, reisicumhur, süvari, asker, hatta yeniçeri kıyafetinde görmeye… Hepimiz Ata’yı, görmek istediğimiz haliyle görmeyi seviyoruz.
Bense Atatürk’ün bu fotoğrafının asılması taraftarıyım ilköğretim sınıflarına. Çocuklara karşı sonsuz şefkat, hoşgörü, sevgi, içtenlik ve ümitle dolu bir insanın, çocuklara gerçekten de kendilerinden biri olarak sunulması gerektiğine inanıyorum.
Salıncakta sallanan bir Atatürk… Selanik’teki kırgın çocukluğuna bir selam var yüz ifadesinde; Yangınlarla dolu ilkyaz günlerine sessiz sitemsiz bir selam… Bütün aydınlık Türkiye çocuklarına bir mesaj var: “hepsi ama hepsi sizin içindi…”
Salıncakta bir Atatürk… Dünyanın ilk kadın pilotu Sabiha’nın, Profesör Afet’in, rençper Durmuş’un, mühendis Hakan’ın, Mimar Zafer’in, heykeltıraş Mehmet’in, Piyanist Fazıl’ın, Kemancı Suna’nın, sporcu Hamza’nın, müzisyen Sertab’ın… babası Atatürk…
Salıncakta bir Atatürk… Dünyanın kaderini değiştirecek iki savaştan, iki yangından muzaffer ve alnının akıyla çıkmış, ama gözlerinde ve yüreğinde kinden asla eser bulunmayan bir dünya lideri… Başka kaç milletin salıncakta poz verecek rahatlığa sahip bir lideri vardır, hiç düşündünüz mü?
Bu resmi böyle okudum ben… Çocukluğumdan beri en çok da bu fotoğrafını sevdim Atatürk’ün… Herkesin bir Atatürk’ü varsa, benim Atatürk’üm hepsi… Ama ille de en bana yakını, en cana yakını, çocuk Atatürk…

1 Mart 2008 Cumartesi

mevlana'yı anlamaya çalışmak








“Yalnızca susayanlar suyun peşine düşmez; su da susayanları bekler durur.” (MEVLANA).

İnsanoğlu, hayatı boyunca, -asla ulaşamayacağını bildiği halde- mükemmeli arar durur. Asla ulaşamayacağınız bir şeye, sürekli olarak yaklaşmak… Ama sadece yaklaşmak… Ulaşamamak… Korkutucu gelse de, hepimizin öyküsüdür bu. Her sabah daha bir taze, her sabah daha bir ümitli, her sabah daha bir kuvvetli, sürüp gittiğimiz ve rutin halini almış öykümüz…
Nedir, peki, insanı ayakta tutan, ona güç veren, onu bu kısırdöngünün yükseklik korkusundan azade kılan? Elbette ki bu sorunun cevabını veremeyeceğim. Ama şu açıktır ki; insan ve bilgi arasında, yalnızca insana bahşedilmiş olan harikulade bir bağ vardır. İnsan, öğrendikçe artan bir susamışlıkla, bilgiye doğru her defasında daha da büyük bir arzuyla ilerler. İnsanı var eden, insan kılan, üstün kılan, bu yolculuktur.
Hayatın, Yüce Yaradan’ın, bulmamız için hayatımızın kuytularına sakladığı irili ufaklı hediyelerle dolu olduğuna inanırım ben. İnsanoğlunun, bu armağanları bulma yolunda, başını birazcık öne eğmesi, derinlere, içinin derinliklerine bakması gerektiğine inanırım. Buna inanmayı severim.
Birazcık inanmaya ihtiyacımız var sadece. Tebessümlerin, bir demet çiçeğin, “merhaba” demenin, kucaklaşmanın, el sıkmanın, yeni bir günün, karşılıklı içilen, ince belli bardaktaki çayın, bayramlarda eve gitmenin, masallara inanmanın, kitaplara zaman ayırmanın, şiir okumanın, eski fotoğraflara bakmanın, mektup yazmanın, kart atmanın, bir dostu görmeye gitmenin, hediye almanın, “durup, ince şeyleri düşünmenin” sihrine inanmaya...
2007 yılı, UNESCO tarafından “Mevlana Yılı” ilan edildi. İnsanoğlunun Mevlana’yı anlamaya istekli oluşu sevindirici. Mevlana’nın sekiz yüz yıl önce yaktığı ışığı duyumsamaya başlamış gözlerimiz. Demek ki hala umut var. Belki de bu, Yüce Yaradan’ın bize diğer bir hediyesidir.
O zaman, Mevlana’nın hoşgörü ve sevgi dolu dünyasını yeniden keşfetmenin, tozlu raflardan indirip başucumuza, hayatımızın orta yerine koymanın, şimdi tam zamanı...
Atatürk ve Çocuk dergisi olarak yeni sayımızı Mevlana’ya ve güzel fikirlerine ayırdık. İstedik ki gözünü içine çevirebilen güzel bir insan olsun karşımızda, sayfalar boyunca. İstedik ki, bizler de bizi bekleyip duran “Bengisu”ya doğru, ışıklı birer yoldan, küçük de olsa birer yolculuğa çıkalım.
Hoşgörü, sevgi ve inceliklerle dolu bir dünya dileğiyle…

19 Şubat 2008 Salı

rıfat ılgaz-aydın mısın (kendi sesinden)

video